Bölüm 1: Sansar Necip’in Mucizeler Dükkânı
“Necip Bey, bunun işe yarayacağından emin misiniz?”
“Tabi Sayın Çirkin Ördek Yavrusu Hanımefendi! Bunu yaklaşık olarak bir ay boyunca yüzünüze uyguluyorsunuz. Ardından az önce verdiğim papaya özlü parfümü sürerek o balet arkadaşın karşısına çıkıyorsunuz. Ve en sonunda Kuğu Gölü Balesini birlikte ircaa ediyorsunuz.. Aşk garanti!..” dedi Sansar Necip. Her zamankinden daha ihtiraslı ve ikna edici bir konuşta tonu vardı sesinde. Çirkin Ördek Yavrusu’nun malum servetinden birkaç Orman Dinarı kapmak için de elinden geleni yapmaya yemin etmişti üstelik. Karşısındaki bu saf fakat aşka aç kadın ağına düşürdüğü diğer müşterilerden sadece biriydi.
“Ya ben pek emin değilim aslında.” dedi Çirkin Ördek Yavrusu karasız bakışlarla.
Bir anda hiddetlendi Necip. “Olur mu hiç hanımefendi? Şu iksir şişesini tutun bir hele. Bir elinizle sallayın!” dedi ve şişeyi ellerinin arasında hanımefendinin ellerine sıkıştırdı. “Şimdiden değişimi hisseder gibiyim. Bir ay sonra bu naif ve saf suret gidecek ve yerine dünyalar güzeli bir kuğu gelecek. Valla ne yalan söyleyeyim, birini düşünmeseniz bu akşam ne yapıyorsunuz bilmek isterdim. Biz sansarlar böylesine güzellikler karşısında asla kayıtsız kalamayız çünkü!”
“E alayım bari o zaman hepsini.” dedi Çirkin Ördek utangaç ve çapkın bir ses tonu ardında. Satın alınan cilt iksiri ve parfüm ipek böceklerinin imali işlemeli bir poşete kondu ve Necip çıkış kapısına kadar müşteriyi hayran bırakmak adına geliştirdiği bütün teknikleri uyguladı. Çirkin Ördek Yavrusu kapıdan çıktığı anda ise ardından bir tek kelime söyledi: “Enayi!”
Günler böylesine ticari faaliyetlerle ve bir kısım dolandırıcılıklarla geçiyordu Necip için. Sahibi olduğu “Sansar Necip’in Mucizeler Dükkanı” yanında büyüdüğü ünlü büyücü ve üç kağıtçı Baykuş Merlin’den mirastı. Birlikte son kalkıştıkları iş olan “Sürünmeyen Yılanlar” adı altındaki raylı sistem projesi Merlin’in ölümüne sebep olmuştu. Ormanın her yerine kadar uzanan bu raylı sistem sadece yılanlar için düzenlenmişti ve yılanların gittikleri yere daha kolay varmalarını sağlamaktaydı. Bunun için önce Hayvanlar Meclisi’nden ve ardından Amazon Belediyesi’nden gerekli izinleri alan Merlin ve Necip sonunun ne olacağını bile bile bu faaliyete başladılar. Zamanla bu sisteme alışan yılanlar tembelleşti, avlanamaz ve sürünemez hale geldiler. Kısa süre içerisinde önce yılanların soyunun tükenme sınırına gelişi ve bu nedenlerle bozulmaya başlayan ekolojik düzen Aslan Kral’ı harekete geçirdi. Orman Kitabı’nda en ağır ceza olan idam kararı verildi Merlin için. Şanslı olan Necip bu olanların hep dışında bırakıldı. Şimdiler de ise ön tarafı dükkân arka tarafı laboratuar olan meşe ağcı kovuğundaki bu yer Merlin’in anısına Necip tarafından yaşatılıyordu.
Kapı açıldı ve içeriye ormanda ki tek insan olan Necip’in çırağı Tarzan girdi. Necip sinirlendi. “Lan şerefsiz herif! Nerdesin lan sabahtan beri? Ağzına sıçtığımın insanı sen misin patron ben mi? Bu ne rahatlık lan godoş!”
Tarzan bilinen kahramanlıkları yapmak için henüz daha toydu. Ustasının fırçası onu korkutmuştu. “Özür dilerim usta. İnsanların olduğu yere gittim baktım araklayacak bir şey var mı diye.”
“Bulabildin mi bari bir şey?”
“Yok be usta. Çalılardan baktım. İki kişi vardı çıplak. Kıllı olan memesi olanın altında yatıyordu. Memesi olan da kıllı olanın üstünde zıplıyordu. Etraflarında şişeler vardı ama hemen yakınlarındaydı gidemedim.”
“Lan bu insanlar ne acayip ya. Nedir şimdi o yaptıkları?”
“Bilmiyorum be usta, anlamadım zaten.”
“Neyse boşver onları sen. Şimdi git Kunduz Nevzat’tan okkalı bir meşe kahvesi kap. Ama dikkat et köpüklü ve sade olsun.”
“Tamam usta!” dedi ve fırlayıp gitti Tarzan.
Ağır adımlarla laboratuarına doğru yürümeye koyuldu Necip. Az önce Çirkin Ördek Yavrusu’na kakaladığı mallardan kazandığı paraların mutluğu vardı içinde ve zaten bu yüzden fazla yüklenmedi Tarzan’a. Yoksa ne maymun ailesi kalırdı Tarzan’ın, ne de hayvanlığı. İçinde her satış sonrası oluşan o güzelim huzur ile yürürken arka tarafa dükkan kapısının açıldığını duydu bir an. “Lan Necip şerefsizi!” diye bağırdı içeri gelen hayvan.
Sesi tanıyan Necip’i inceden bir korku aldı. Kapıya dönerken içeride birden fazla hayvanın varlığını fark etti. “Vaaay!.. Çakal Yusuf abi. Hoş geldin…” dedi. Konuşurken elinden geldiğince sempatik olmaya çalışıyordu.
“Ulan sikimin Sansar’ı! Verdiğin post kalınlaştırıcı iksir fos çıktı lan!” dedi Yusuf son derece öfkeli.
“Ahanda şimdi siki tuttuk!” diye geçirdi içinden Necip. Yusuf’un etrafındaki postu aşınmış, tüyleri dökülmüş diğer çakalları inceden süzünce durumun ciddiyetini daha da kavradı. “Abi nasıl olur ya? Adamların adam gibi kullanmamıştır.” diyebildi sadece.
“Necip gebertirim seni! Lan dediğin gibi günde 2 kere dökündüler.”
“Haa! Bak işte. Sen kendi ağzınla diyorsun. Günde iki değil ki abi. Bir defa yatmadan önce idi.” dedi Necip ve kendince bir kaçış yolu bulduğunu düşündü.
“Lan geçkin ayı! İksirin prospektüsünde iki yazıyor!”
“Abi bi baksam ben allahsız prospektüse.” dedi Necip. Koruma çakallardan biri prospektüsü sinirli tavırlarla Necip’e verdi. Uzun uzun baktı prospektüse Necip ve kaçacak bir cümle aradı. Yalnız hiçbir açık bulamıyordu. “Abi bu yanlış iksirin prospektüsü!” diyebildi sadece.
“Necip! Kıvırma lan!”
“Yok abi ya ne kıvırması. Gidip getireyim hemen doğrusunu.” Dedi ve hızlıca laboratuara yöneldi. Yönelmesi ile birlikte Yusuf’un sesinin “Necip!” diyerek tüm dükkanı inletmesi bir oldu. Olduğu yerde kalakaldı ve kendini kilitlenmiş gibi hissediyordu.
“Bana namuslu esnaf ayakları yapma lan deyyus! Paramı istiyorum ben.”
“Abi nerden bulayım ben şimdi o kadar parayı.” Dedi Necip ve soğuk soğuk terlemeye başladı. Çünkü Yusuf’tan aldığı tüm parayı kanguru yarışlarında ve karı kızla ezmişti bile çoktan.
“Ne bileyim lan yarat! Bul yoksa sonun ustan gibi tezek çukuru olur!”
Tezek sözü bile Necip’in ödünün yerinden oynamasına yetti. “Abi bana bir hafta ver. O kadar para anca toplanır.”
Gözlerini kıstı Yusuf ve Necip’e doğru eğildi iri vücudu ile. “Beş gün olsun.” Dedi ve Yusuf’un suratına doğru kokan nefesi ile soludu kısa süre. Sonra geri çekildi ve “O zamana kadar kasadaki parayı rehin alıyorum. Borcundan düşeriz.” Dedi ve adamlarından birini göz işareti ile kasaya yolladı. Tıknaz ama sert görünümlü yardakçı kasayı olduğu gibi aldı Necip’in şaşkın bakışları arasında. Kasayı salladı, içindeki parayı aldı ve kasayı tek hamlede yere çaldı. “Eğer o para beş gün sonra hazır olması sadece yıkılan kasa olmaz… Hatta orman bir pislikten daha kurtulmuş olur!” dedi Yusuf ve adamlarını yine tek bir göz hareketi ile toparlayıp etrafı döke saça dükkandan çıktılar.
Necip paniklemişti. Olduğu yerde bir müddet titreyerek ne yapacağını düşündü. Ormandan kaçmak bile fikirler arasında idi. Fakat Yusuf’un adamları her yerdeydiler. Ne yapmalı derken sürekli içinde ve yer yer dışından aynı titreme ile aklına bir anda ustası Merlin’in günlüğü geldi. Orada bir çok gizli formül ve ölmeden önce yaptığı tüm üç kâğıtlar yazıyordu. Neredeyse uçar adım dükkanın arka bölümüne geçti. Etraftaki tüm deney tüpleri ve malzemelerin arasında kaybolmuştu sanki. O kadar çok alet edevat vardı ki laboratuarda içerde sadece Necip gibi zayıf ve pigme hayvanlar rahat hareket edebilirdi. Onca karmaşanın inde görünen bir duvar dibine yanaştı ve dol elini duvarda açılmış üç deliğe parmaklarını sokuşturdu. “Gücüm aklımdır!” dedi ve duvar bir anda iki yana açıldı. Açılan duvarın ardında ufak bir kutu ve içinde Merlin’in günlüğü vardı. Günlüğü hemen ellerinin arasına aldı ve sayfaları karıştırmaya başladı. Öyle bir şey bulmalıydı ki, sadece o anı değil bundan sonrasını da rahatlıkla kurtarmalıydı. Onca sayfa arasında bir tek başlık dikkatini çekti: “Kontrolsüz Güç”
Aradan geçen iki günde o başlık altında yazan her şeyi denedi ancak bir türlü son malzemeyi bulamıyordu. Zaten Merlin’de son malzemeyi bulamadığı için eksik kalan tüm formüllerine olduğu gibi buna da bir yıldız işareti koymuştu. Üstelik formülü bulsa bile artık elinde maaşlı deney faresi kalmamıştı. Hepsi ödenek yetersizliği yüzünden Aslan Kralın Orman saray’ının önünde grevdeydi ve Merlin’in “Hazırladığın karışımları asla kendin veya yardımcın üzerinde denememelisin!” öğüdü yüzünden kullanamıyordu.
İki gün bitmişti ve Muson yağmurları başlamıştı birkaç dakika önce. “Şansıma sıçayım ben. Kesin öldürecek beni o Yusuf ibnesi!” dedi necip iç çeke çeke. O sırada kapı açıldı ve Tarzan koşar adım ustasının yanına geldi. “Lan oğlum neden bu kadar heyecanlandın sen?” dedi Necip.
Nefes nefeseydi Tarzan. “Usta yine o insanları gördüm. Bu kez memeleri olan öne eğilmişti, kılları olanda arkasında sallanıyordu ileri geri. Ben arkalarında saklanıyordum. Yerde bir şişe gördüm içi dolu. Çaktırmadan aldım şişeyi yaklaşıp. Yaklaşınca inlediklerini duydum bir garip oldu için. Korktum ama. O yüzden hemen kaçtım oradan.”
“Şişe nerde?”
Belindeki işkembeden bozma keseye koyduğu şişeyi çıkarıp Necip’e verdi Tarzan. Az biraz insancası olan Necip şişenin üzerinde yazanı okumaya çalıştı. “Enerji İçeceği” yazdığını görünce bir anda beyninde şimşekler parlamaya başladı. “Aslanım benim be!” diyerek sarıldı hayatta en değer verdiği ikinci hayvan olan Tarzan’a. Hemen laboratuarına, karışımının başına koştu. Önce bu zamana kadar yaptıklarını not ettiği kağıtlarına göz gezdirdi ve sonra kendi ölçü sistemi ile bir ölçek enerji içeceği kattı karışıma. Kısa bir süre karıştırdı. Kıvamına geldiğini göz kararı fark etti karışımın. Hemen bir iksir şişesi içine koydu ve o anda duraksadı. Bu iksiri kim deneyecekti. Bir an gördüklerinin etkisi ile mallaşan Tarzan’a baktı. Ardından Merlin’in öğüdünü hatırlayıp içinden geçenleri sindiriverdi bir anda. Mecbur bir mucize olacak ve bir kobay “Ben varım!” diye bağıracaktı. Ancak öyle olmadı. Zilli kapının açılışı duyuldu önce ve sonra umutsuz bir ses tonu şöyle söyledi:
“Merhaba! Kimse yok mu?.. Benim talihimi tersine çevirecek bir mucizeye ihtiyacım var...”
8 Mart 2009 Pazar
Bir Hayvanat Hikayesi
Etiketler:
bir hayvanat hikayesi,
seri hikaye
27 Şubat 2009 Cuma
Zoraki, fakat kaçınılmazdı bu
Evet, ellerim soğuk ve özellikle şu iki parmağım sigara kokuyor. O iki parmağım sıcak gibi. Gerisini kora da soksan ısınmaz. Kansızmışım.
Ama ben en çok ellerimi seviyorum. Bana her kızdığında ince ince dilimlemeye o ılık gibi iki parmağımdan başladığın, beyaz, yılan gibi soğuk ellerimi seviyorum. İlk ve son kez ellerimin zarif olmasına şaşmıştınız da ben hiç anlamamıştım. Küçükken tombik ellerimdeki çukurları da severdiniz, hatta üstüne çeşmeyi açıp minik çukurlara su dolmasına bile gülerdiniz. Cetvelle bile vurmadılar ellerime, bu yaşıma kadar hiç incinmeden ve gürültü yapmadan büyüdüler. Biri beni severse ve söylemezse ellerimin karıncalanıup ısınmasından anladım. Ellerim soğukken kimseye sarılmadım. Zaten ellerim soğukken üşümüyorum ki.
Ellerim kıymetli, pis işlerimize bulaştırmak istemiyorum hiç. İşte bu yüzden ellerimi kesiyorsun. Ellerimi kesiyorsun ve ben nefes alamadığımda göğüs kafesimi bile gevşetemiyorum. Kapıyı açıp kan sıçrata sıçrata kaçamıyorum. Senden kurtulmak için pis işlerini de yapamam ki ellerimi kesersen. Hoş, yine yapmayacağım. Yapmayacağım ve tartışmayacağım. Sabit fikirlerinle felç ettiğin ve felç eden zihninin çamurlu kıyılarına çekemeyeceksin beni. Kimsenin yoldaşlına, yandaşlığına da zerre ihtiyacım yok. İşine gelince sahneye sürdüğün yabanıl duygusallığını tekrar gözümüze sokacaksan insanlara hikayemizi baştan anlatmalısın. Onlara ellerimi kestiğini kendince yumuşatarak anlatacağını biliyorum. Belki de söylemezsin. Ben kimseye bir şey söylemedim, inan. Zaten söylesem de inanmazlar, ellerimi benden alamadın. Senin yanında hep buz kesmişlerdi ve kanamadılar. Dilimledin ama koparmadın. Korkuttun, zihnimi sakatladın ama aslında sen bile ellerime dokunmadın.
Çok fazla yara izi var. Eski, taze. Bence sizin sandığınız kadar kibar da değiller. Ama o her yaşımın profesyonel katili kadının kemikli ellerinden daha az ürkütücü. O kadının sevgi, şifa, neşe dağıtmak üzere yaratılmadığını oradan anlamalıydınız.
Kemikli eller yine geldi. Kayıtsızlığımdan donmuşlardı ve kadının sesi bit osuruğu gibi çıkmaya başlayınca gardımı düşürdüm. Gardımı indirdiğim son üç günde milyon kere ellerimi kesti kadın. Boğazıma gerilmiş sevimli fiyonkların çoğalmasına engel olamamamdan anladım. Ama nefes alabiliyordum, ciğerler sağlam. Belki bu sefer boğazımı kesmiştir biraz.
Öldüremeyecek kadar merhametli kadın, yaşamama müsade etmeyecek kadar da nefret dolu olsa gerek. Hala ölmemi istiyor musun? Gitmeme izin vermiyorsun, ölmeme izin vermiyorsun, yaşamama tahammül edemiyorsun. Küçük beynine kısa devre yaptıran ne?
Söz olsun, beddualarının duyulmayacağı kadar uzağa gideceğim. Gittikçe kaybettiğim saygı beni hafifletecek, çok hızlı olacağım, söz. Her sarhoş olduğumda salya sümük özür dilemek istediğim sendin belki. Kimlerin kafasını şişirmedim ki! Sadece hiç varolmamam gerçeğini ifade edebilecek kadar yukarı çıkaramadım şimdiye değin, ama içimdeydi hep o his. Pimine parmağımı takmıştım ve sen konuştukçaçekmeye çalışıyordum, gelmiyordu, çektikçe elim kesiliyordu.
Hep şaşırıyordum. Beni şaşırmak öldürdü. Aynı kelimelerdi oysa, aynı yerdi kestiğin. Daha çok acıyabilirdi belki ama şaşırtmaması gerekmez mi? Dün yine şaşırdım. Aynaya baktım, çok aptaldım. Bir şeyi ilk defa görmüştüm ve çok şaşırmıştım. Akmış makyajımın ıslak telvesini kurcaladı parmaklarım. Şaşırmamış gibi yapmaya çalıştıkça daha aptal oldum. Konuşmaya devam ediyorsun. Ben bir kere şaşırım mı bir daha seni duymuyorum ki!
Erkeklere saygı, hatta bu denli şefkat duyacağımı bilmezdim. Kadınlardan bıktım. Kadın olmaktan da.
Kimse bilmiyor. Anlatmaya tenezzül etmiyorum bile. Bir kadına yakışır şekilde işimi sessizce halletmeliyim. Sessizce siktir olup gitmeliyim, hatta bir ayağım bok çukuruna girmeli, ancak o zaman hayal güçlerini şöyle bir yoklarlar.
Bir daha ellerimi kesersen, kolumu koparıp kafana atacağım. Vahşetime tanık olmak bile öldürmeye yetecek seni. Nefes alamayan her yerimi bıçaklamadan son nefesimi vermeyeceğim.
Bunları yazarken kimsenin beni suçlayabileceğini düşünmedim. Lafı bu kadar dolandırmaya mecbur kılan dengesizlikler var hayatta. Kelimelerin dermanı yok. Ama kendimi yaksam, bıçaklasam, yaralasam, her sözcüğümü dikkatle hatırlamaya çalışırsınız, değil mi? Benim bile hatırlamadığım bağlantıları kurar, ilgilendiğim-ilgilenmediğim her yerden bana hak vermeye çalışırsınız.
Varolmanın utancını ezip geçebildikten sonra, hasta ruhlu olmak, günahkar olmak ya da şeytanın ta kendisi olmak koymuyor adama.
Ama ben en çok ellerimi seviyorum. Bana her kızdığında ince ince dilimlemeye o ılık gibi iki parmağımdan başladığın, beyaz, yılan gibi soğuk ellerimi seviyorum. İlk ve son kez ellerimin zarif olmasına şaşmıştınız da ben hiç anlamamıştım. Küçükken tombik ellerimdeki çukurları da severdiniz, hatta üstüne çeşmeyi açıp minik çukurlara su dolmasına bile gülerdiniz. Cetvelle bile vurmadılar ellerime, bu yaşıma kadar hiç incinmeden ve gürültü yapmadan büyüdüler. Biri beni severse ve söylemezse ellerimin karıncalanıup ısınmasından anladım. Ellerim soğukken kimseye sarılmadım. Zaten ellerim soğukken üşümüyorum ki.
Ellerim kıymetli, pis işlerimize bulaştırmak istemiyorum hiç. İşte bu yüzden ellerimi kesiyorsun. Ellerimi kesiyorsun ve ben nefes alamadığımda göğüs kafesimi bile gevşetemiyorum. Kapıyı açıp kan sıçrata sıçrata kaçamıyorum. Senden kurtulmak için pis işlerini de yapamam ki ellerimi kesersen. Hoş, yine yapmayacağım. Yapmayacağım ve tartışmayacağım. Sabit fikirlerinle felç ettiğin ve felç eden zihninin çamurlu kıyılarına çekemeyeceksin beni. Kimsenin yoldaşlına, yandaşlığına da zerre ihtiyacım yok. İşine gelince sahneye sürdüğün yabanıl duygusallığını tekrar gözümüze sokacaksan insanlara hikayemizi baştan anlatmalısın. Onlara ellerimi kestiğini kendince yumuşatarak anlatacağını biliyorum. Belki de söylemezsin. Ben kimseye bir şey söylemedim, inan. Zaten söylesem de inanmazlar, ellerimi benden alamadın. Senin yanında hep buz kesmişlerdi ve kanamadılar. Dilimledin ama koparmadın. Korkuttun, zihnimi sakatladın ama aslında sen bile ellerime dokunmadın.
Çok fazla yara izi var. Eski, taze. Bence sizin sandığınız kadar kibar da değiller. Ama o her yaşımın profesyonel katili kadının kemikli ellerinden daha az ürkütücü. O kadının sevgi, şifa, neşe dağıtmak üzere yaratılmadığını oradan anlamalıydınız.
Kemikli eller yine geldi. Kayıtsızlığımdan donmuşlardı ve kadının sesi bit osuruğu gibi çıkmaya başlayınca gardımı düşürdüm. Gardımı indirdiğim son üç günde milyon kere ellerimi kesti kadın. Boğazıma gerilmiş sevimli fiyonkların çoğalmasına engel olamamamdan anladım. Ama nefes alabiliyordum, ciğerler sağlam. Belki bu sefer boğazımı kesmiştir biraz.
Öldüremeyecek kadar merhametli kadın, yaşamama müsade etmeyecek kadar da nefret dolu olsa gerek. Hala ölmemi istiyor musun? Gitmeme izin vermiyorsun, ölmeme izin vermiyorsun, yaşamama tahammül edemiyorsun. Küçük beynine kısa devre yaptıran ne?
Söz olsun, beddualarının duyulmayacağı kadar uzağa gideceğim. Gittikçe kaybettiğim saygı beni hafifletecek, çok hızlı olacağım, söz. Her sarhoş olduğumda salya sümük özür dilemek istediğim sendin belki. Kimlerin kafasını şişirmedim ki! Sadece hiç varolmamam gerçeğini ifade edebilecek kadar yukarı çıkaramadım şimdiye değin, ama içimdeydi hep o his. Pimine parmağımı takmıştım ve sen konuştukçaçekmeye çalışıyordum, gelmiyordu, çektikçe elim kesiliyordu.
Hep şaşırıyordum. Beni şaşırmak öldürdü. Aynı kelimelerdi oysa, aynı yerdi kestiğin. Daha çok acıyabilirdi belki ama şaşırtmaması gerekmez mi? Dün yine şaşırdım. Aynaya baktım, çok aptaldım. Bir şeyi ilk defa görmüştüm ve çok şaşırmıştım. Akmış makyajımın ıslak telvesini kurcaladı parmaklarım. Şaşırmamış gibi yapmaya çalıştıkça daha aptal oldum. Konuşmaya devam ediyorsun. Ben bir kere şaşırım mı bir daha seni duymuyorum ki!
Erkeklere saygı, hatta bu denli şefkat duyacağımı bilmezdim. Kadınlardan bıktım. Kadın olmaktan da.
Kimse bilmiyor. Anlatmaya tenezzül etmiyorum bile. Bir kadına yakışır şekilde işimi sessizce halletmeliyim. Sessizce siktir olup gitmeliyim, hatta bir ayağım bok çukuruna girmeli, ancak o zaman hayal güçlerini şöyle bir yoklarlar.
Bir daha ellerimi kesersen, kolumu koparıp kafana atacağım. Vahşetime tanık olmak bile öldürmeye yetecek seni. Nefes alamayan her yerimi bıçaklamadan son nefesimi vermeyeceğim.
Bunları yazarken kimsenin beni suçlayabileceğini düşünmedim. Lafı bu kadar dolandırmaya mecbur kılan dengesizlikler var hayatta. Kelimelerin dermanı yok. Ama kendimi yaksam, bıçaklasam, yaralasam, her sözcüğümü dikkatle hatırlamaya çalışırsınız, değil mi? Benim bile hatırlamadığım bağlantıları kurar, ilgilendiğim-ilgilenmediğim her yerden bana hak vermeye çalışırsınız.
Varolmanın utancını ezip geçebildikten sonra, hasta ruhlu olmak, günahkar olmak ya da şeytanın ta kendisi olmak koymuyor adama.
Etiketler:
dışa vurum
22 Şubat 2009 Pazar
deneme şiirleri serisinden
bazen çeşitli sihir kelimeleriuyduruyorum
işe yarar da bulanık olanları çözer diye.
arada bir sanal iskambil destelerinde aklımdan kombinasyon takibi yapıyorum
belki sihirli sözlere gerek kalmaz diye
bu yüzden ikinin varlığından şüpheliyim,
üç için karamsar...kimi zaman seni düşünüyorum
metafiziksel tüm gerçekliklerden ırak
ve tüm soyut sayılabilirliklerden aykırı tekliğinden
ve olağanüstülüğünden sebep.
sonra oturup harf miktarına aldırmamaksızın kelimeler saçıyorum her yana.
sonunda bir sonuca varıyorum;
sen paragraflarımda bakisin,
ben ise umutlarımda hayalperest.
umudum sensin ve bırak bu satırlar hiç bitmesin...
aralık 2008'de elektriklerin olmadığı bir dikmen akşamının meyvesidir...
işe yarar da bulanık olanları çözer diye.
arada bir sanal iskambil destelerinde aklımdan kombinasyon takibi yapıyorum
belki sihirli sözlere gerek kalmaz diye
bu yüzden ikinin varlığından şüpheliyim,
üç için karamsar...kimi zaman seni düşünüyorum
metafiziksel tüm gerçekliklerden ırak
ve tüm soyut sayılabilirliklerden aykırı tekliğinden
ve olağanüstülüğünden sebep.
sonra oturup harf miktarına aldırmamaksızın kelimeler saçıyorum her yana.
sonunda bir sonuca varıyorum;
sen paragraflarımda bakisin,
ben ise umutlarımda hayalperest.
umudum sensin ve bırak bu satırlar hiç bitmesin...
aralık 2008'de elektriklerin olmadığı bir dikmen akşamının meyvesidir...
14 Şubat 2009 Cumartesi
Kimlik Bilgisi
Siz hiç kendinizi zorladınız mı? Sabit bir durum ya da olay üzerinde değil bu sorduğum. Hani tuvalette sıçamaya çalışırken bile olabilecek bir şeyden bahsediyorum. Ikınmak gibi... Bir şekilde itmek gibi… Bütün bunların hepsi gibi…
Fikirler dönüp dolaşıyor kafamda ve ben hepsine bir somut kılıf uydurma çabasına giriyorum. Mesela fotoroman hazırlamak istiyorum. Bir fotoğraf makinesi, birkaç fotojenik ve sağlam mimikli insan, basit ama merak uyandıran bir senaryo... Sonra kocaman bir kitap yazmak istiyorum. İçinde herkesin olduğu ve anlatacak hikâyelerinin hiç bitmediği ve hatta sırf o kitap içinde barınan her karakter için de ayrı bir kitap yazmak istiyorum. Karakterler ve hatta tüm kurgu kafamda hazır da tek sorun kâğıda dökmek... Şarkı söylemek istiyorum bağırmadan ve en sakin ses tonumla. Etrafımda tüm dostlarım ve beni sevenler aynı notaların içinde yuvarlanmak alkol derinliklerinde... Âşık olmak istiyorum. Tek sıkıntım irademin aşkı sürekli reddetmesi. Belki de sürekli reddedilme korkusu...
Ben aslında süper kahraman değilim. Çoğu zaman yardım eden, öğreten veya destek olan, hatta kimi zaman durum kurtaran o mühim sırdaş var ya; aslında o koca bir yalan beklide. Çünkü onca olmuşluk ve bitmişlik bir bünye üzerinde dolum noktasına varmak üzere. Bir şekilde bir yerden kendini tahliye etmeli veya bir kişi daha olmalı yanı başında o birikmişlikten kendi üstüne alacak. Bunların hepsini bir kâğıda döküp insanlara “bakın ben roman yazdım” diye kasabilir ve ruhumu rahatlatabilirim. Olmadı, her şeyi boş verir ve bir fotoroman için kafamı sadece ona yönlendirebilirim. Şarkı söyleyebilirim hiç biri tutmadı ise. Cehennemim olan kasabaya gömülür ve halk türkülerinin değişmez sesi olabilirim. Buralara gelmeyince sorun da kalmaz dolum da... Hiç biri tutmasa bile âşık olabilirim. Gider birine yazarım, o beni reddeder, platonik depresif melankoliler bütünü içinde savrulurum. O zaman da herkes beni dinlemek zorunda kalır. En lanet vericisi de bu olur aslında. Çenem felaket getirir benim...
Hangisinde karar kılmalıyım? Hangisini hayata geçirmeliyim? Hangisi için kendimi zorlayabilirim?
Bu bir taharet yeri sınavı değil belli ki... Âşık olduğumu sanıyorum, hem de olmadık birine. Zoru seviyorum ben. İlla bir yöne ıkınacaksam hep en zorlu yön olsun istiyorum. Bir yandan korkuyorum. Yazarken ellerim titriyor mesela. Heyecanlanıyorum. Sanırım şimdi de bunca karman çorman anlatımın ardından bir de şiir yazmalıyım kendimce...
Su uyurdu hep,
Rüzgar ağırlığınca eserdi mesela.
Doğa her daim sakindi kara sınırlarım içinde.
Denizi berrak ve gür ormanlı...
İnsanlarım eksikti sadece.
Hayatı sürükleyecek olanlar
Ve hayatı sürükleyenleri izlerken bile fark etmeden hayatı sürükleyenler.
Bana hayat lazım,
Rüzgar esecek, ağaçlar yeşerecek,
İnsanlar hep bir arada olacak,
Ama kimse mutlu olmaya yemin etmeyecek
Veya mutlu olmak için çabalamayacak...
Herkes su yüzünde bir yaprak olsun istedim ben.
Su hayat olacak,
Bizler ise akıntının mağdurları...
Şiir yazmaktaki beceriksizliğimi de böylece kanıtlamış oluyorum. En azından bu şiirimde neyi anlattığımı anlayacaktır insanlar bunu biliyorum...
Fikirler dönüp dolaşıyor kafamda ve ben hepsine bir somut kılıf uydurma çabasına giriyorum. Mesela fotoroman hazırlamak istiyorum. Bir fotoğraf makinesi, birkaç fotojenik ve sağlam mimikli insan, basit ama merak uyandıran bir senaryo... Sonra kocaman bir kitap yazmak istiyorum. İçinde herkesin olduğu ve anlatacak hikâyelerinin hiç bitmediği ve hatta sırf o kitap içinde barınan her karakter için de ayrı bir kitap yazmak istiyorum. Karakterler ve hatta tüm kurgu kafamda hazır da tek sorun kâğıda dökmek... Şarkı söylemek istiyorum bağırmadan ve en sakin ses tonumla. Etrafımda tüm dostlarım ve beni sevenler aynı notaların içinde yuvarlanmak alkol derinliklerinde... Âşık olmak istiyorum. Tek sıkıntım irademin aşkı sürekli reddetmesi. Belki de sürekli reddedilme korkusu...
Ben aslında süper kahraman değilim. Çoğu zaman yardım eden, öğreten veya destek olan, hatta kimi zaman durum kurtaran o mühim sırdaş var ya; aslında o koca bir yalan beklide. Çünkü onca olmuşluk ve bitmişlik bir bünye üzerinde dolum noktasına varmak üzere. Bir şekilde bir yerden kendini tahliye etmeli veya bir kişi daha olmalı yanı başında o birikmişlikten kendi üstüne alacak. Bunların hepsini bir kâğıda döküp insanlara “bakın ben roman yazdım” diye kasabilir ve ruhumu rahatlatabilirim. Olmadı, her şeyi boş verir ve bir fotoroman için kafamı sadece ona yönlendirebilirim. Şarkı söyleyebilirim hiç biri tutmadı ise. Cehennemim olan kasabaya gömülür ve halk türkülerinin değişmez sesi olabilirim. Buralara gelmeyince sorun da kalmaz dolum da... Hiç biri tutmasa bile âşık olabilirim. Gider birine yazarım, o beni reddeder, platonik depresif melankoliler bütünü içinde savrulurum. O zaman da herkes beni dinlemek zorunda kalır. En lanet vericisi de bu olur aslında. Çenem felaket getirir benim...
Hangisinde karar kılmalıyım? Hangisini hayata geçirmeliyim? Hangisi için kendimi zorlayabilirim?
Bu bir taharet yeri sınavı değil belli ki... Âşık olduğumu sanıyorum, hem de olmadık birine. Zoru seviyorum ben. İlla bir yöne ıkınacaksam hep en zorlu yön olsun istiyorum. Bir yandan korkuyorum. Yazarken ellerim titriyor mesela. Heyecanlanıyorum. Sanırım şimdi de bunca karman çorman anlatımın ardından bir de şiir yazmalıyım kendimce...
Su uyurdu hep,
Rüzgar ağırlığınca eserdi mesela.
Doğa her daim sakindi kara sınırlarım içinde.
Denizi berrak ve gür ormanlı...
İnsanlarım eksikti sadece.
Hayatı sürükleyecek olanlar
Ve hayatı sürükleyenleri izlerken bile fark etmeden hayatı sürükleyenler.
Bana hayat lazım,
Rüzgar esecek, ağaçlar yeşerecek,
İnsanlar hep bir arada olacak,
Ama kimse mutlu olmaya yemin etmeyecek
Veya mutlu olmak için çabalamayacak...
Herkes su yüzünde bir yaprak olsun istedim ben.
Su hayat olacak,
Bizler ise akıntının mağdurları...
Şiir yazmaktaki beceriksizliğimi de böylece kanıtlamış oluyorum. En azından bu şiirimde neyi anlattığımı anlayacaktır insanlar bunu biliyorum...
Etiketler:
dışa vurum
8 Şubat 2009 Pazar
Solucan

Pelerinimi taktım
Kıvrım kıvrım yıkandım
Ben tozlu böcek
Bir rafta dahi yaşarım
Kravat takan dahiler
Fasülyeyle beslenen beyefendiler
Soyağacına çakılmış süslü nesiller
Ben tozlu böcek
Gömlek cebinizde bile yaşarım
Önüme bir kurbağa çıkmasa belki bir derede
Sesiniz yetse belki içinizde
Fakat fakat fakat
Durdum duracağım kadar
Gökkuşağının fotoğrafını birlikte çekeceğim adam gelene kadar
Yetinmesini bilmem
Sizden fazlasını dilemem
Bir masalcım var yetmez mi
Belki iki olsa midemi şişirirdi.
Virginia!
Boğulmadan önce bak bana
Ne dersin yazdığım şu çorbaya?
6 Şubat 2009 Cuma
Geri Zekalı Ayrılık Sendromu
Genellikle ergenlik çağındaki bireylerde görülen sevgililik dönemi sonrasındaki ayrılık sürecinde yaşanan olaylar bütünü...
Konu ile alakalı iki ergenimizden dişi olan "d" erkek olan ise "e"dir. d ve e zaman ve mekan döngüsü içerisinde bibileri ile karşılaşırlar. Birbirlerinin dış görünüşünden etkilenen d ve e, karşılıklı duydukları ilginin bir aşk göstergesi olduğunu düşünerek sevgili olurlar. Sevgililik süresi içerisinde cinsel deneyimler yaşanması kaçınılmazdır. Öğrenmeye aç zihinlerinin doğrultusunda hareket etmektedirler. Ancak az şey bilmekte ve bunu çok şey biliyormuş gibi karşısındakine satmaktadırlar. Bu sebeple kendisine birikim ve kültür aşılayabilecek her şeyin peşinden ilerlemeleri kuvvetle ihtimaldir...
Zaman içerisinde sevişmekten sıkılan ve yozlaşan ilişkileri basit ve monoton bir hal almaya başlar. Artık d ve e'nin birbirlerinden alabilecekleri hiç bir şey kalmamıştır. Dinledikleri müziklerin benzerliği, sevdikleri filmler ve hatta felsefi akımlar eskisi kadar heyecan uyandırmamaktadır. Sürekli yenilik ve farklılık isteyen bünyeleri artık tüm bu durumlara karşı bir defansif mekanizma oluşturmuştur. Sevişmenin bile cazip gelmediği bu zamanlarda zaten sorumluluk almayı reddeden yapıları, yani başlarında olan ve sürekli hayatını didilemeye meyilli olan kişiden soğuma eğilimleri gösterir. Bütün bu belirtiler tek bir ergen bünyede ve aynı anda toplandığında ergen kişi için damardan serumlanmış olan diğer ergen kişiyi söküp atmak gerekmektedir. Bunun için akla yatan bahaneler ise "bağlanma sorunu" ve "aşkın yerini sevgi ve alışkanlığa bırakması"dır...
Artık d ve e birbirleri ile sevgili olmayan iki medeni arkadaşlardır kendilerince. Önceleri rahat bir nefes aldıklarını zannettikleri yaşantılarında yeni bir soluk, bir sevgili temennisi ile sağa sola bakınmaya başlarlar. Bu süre içerisinde eski sevgiliden kalan ve acı sandıkları şeyin üzerine melankolik ve sanatsal icraatların peşinden sürüklenirler. Karşı cinsten bekledikleri ilgiyi bir türlü alamamaktadırlar. Ortak arkadaş çevreleri vasıtası ile haftada en az iki gün bir araya gelmekte ve saçma bir şekilde birbirlerine laf sokuşturarak eskisinden daha mutlu olduklarını kanıtlamaya çalışırlar. Kısa bir süre sonra fark ederler ki; kimse bu antipatikleşmiş yapıya yüz vermiyor. üstelik geri dönmek de artık imkânsızlaşıyor. İşte tam bu noktada geri zekâlı ayrılık sendromu psikolojik olarak kendini göstermeye başlar...
Ayrılık sonrası gereksiz yere acı çektirilmeye çalışılan bünyeye artık daha fazla yüklenmeye başlanılmıştır. Tüm melankolik unsurlar daha da kendini göstermektedir. d ve e için birbirlerinden başka kimse sevgili olacak nitelikte değildir. Geri dönüş için ise aşılması imkansız bir engel vardır. Hesapta ergenlerimiz geçmişte olanların tekrarlanmasından ve karşılarındaki iyi insanı üzmekten korkmaktadırlar. İkisi de daha mutlu olmayı ve o mutluluğu kendilerinin veremeyeceğini düşünmektedirler. Böylece birbirlerine açılamamakta ve daha da depresifleşmeye başlarlar. Her karşılaştıkların ne çok yakın ne de çok uzak kalabilirler. Karşılaşma sonlarında fantastik hayaller ile günün güzelliği hayal edilir. Asıl şimdi en başta aşk sandıkları hayranlık ağır ağır da olsa gerçek rengini bulmaktadır...
Platonikleşen ergenler bir türlü birbirlerine açılamaz olurlar derken, hayatlarına yeni insanlar ve dolayısı ile yeni kaynaklar dahil olmuştur. Şimdi d ve e birbirlerine ihtiyaç duymadan yaşamlarına devam edebilirler. Aşkı bir anda sumen altı edip hayranlığı aşk sanmaya yeniden başlarlar. Medeniyetlerinden sebep birbirlerine yeni sevgililerini tanıştırdıkları anda ortamda bir gerilme, eski sevgililer arasında anlamsız bir sidik yarışı başlar. Bu durum zamanla kendini ahlaksız çemkirmelere, kıskançlıklara ve bir daha görüşmemelere iter...
Ve yine aynı şeyler kendini tekrarlar... Hayat döngüsü içinde aşkı bulmak güçleşir. Ergenlik sonsuzdur ve geri zekalı ayrılık sendromu bu sonsuzluk içinde kendini yenilemeye devam eder. Olan aşka olur...
Aşka yazık olur...
Konu ile alakalı iki ergenimizden dişi olan "d" erkek olan ise "e"dir. d ve e zaman ve mekan döngüsü içerisinde bibileri ile karşılaşırlar. Birbirlerinin dış görünüşünden etkilenen d ve e, karşılıklı duydukları ilginin bir aşk göstergesi olduğunu düşünerek sevgili olurlar. Sevgililik süresi içerisinde cinsel deneyimler yaşanması kaçınılmazdır. Öğrenmeye aç zihinlerinin doğrultusunda hareket etmektedirler. Ancak az şey bilmekte ve bunu çok şey biliyormuş gibi karşısındakine satmaktadırlar. Bu sebeple kendisine birikim ve kültür aşılayabilecek her şeyin peşinden ilerlemeleri kuvvetle ihtimaldir...
Zaman içerisinde sevişmekten sıkılan ve yozlaşan ilişkileri basit ve monoton bir hal almaya başlar. Artık d ve e'nin birbirlerinden alabilecekleri hiç bir şey kalmamıştır. Dinledikleri müziklerin benzerliği, sevdikleri filmler ve hatta felsefi akımlar eskisi kadar heyecan uyandırmamaktadır. Sürekli yenilik ve farklılık isteyen bünyeleri artık tüm bu durumlara karşı bir defansif mekanizma oluşturmuştur. Sevişmenin bile cazip gelmediği bu zamanlarda zaten sorumluluk almayı reddeden yapıları, yani başlarında olan ve sürekli hayatını didilemeye meyilli olan kişiden soğuma eğilimleri gösterir. Bütün bu belirtiler tek bir ergen bünyede ve aynı anda toplandığında ergen kişi için damardan serumlanmış olan diğer ergen kişiyi söküp atmak gerekmektedir. Bunun için akla yatan bahaneler ise "bağlanma sorunu" ve "aşkın yerini sevgi ve alışkanlığa bırakması"dır...
Artık d ve e birbirleri ile sevgili olmayan iki medeni arkadaşlardır kendilerince. Önceleri rahat bir nefes aldıklarını zannettikleri yaşantılarında yeni bir soluk, bir sevgili temennisi ile sağa sola bakınmaya başlarlar. Bu süre içerisinde eski sevgiliden kalan ve acı sandıkları şeyin üzerine melankolik ve sanatsal icraatların peşinden sürüklenirler. Karşı cinsten bekledikleri ilgiyi bir türlü alamamaktadırlar. Ortak arkadaş çevreleri vasıtası ile haftada en az iki gün bir araya gelmekte ve saçma bir şekilde birbirlerine laf sokuşturarak eskisinden daha mutlu olduklarını kanıtlamaya çalışırlar. Kısa bir süre sonra fark ederler ki; kimse bu antipatikleşmiş yapıya yüz vermiyor. üstelik geri dönmek de artık imkânsızlaşıyor. İşte tam bu noktada geri zekâlı ayrılık sendromu psikolojik olarak kendini göstermeye başlar...
Ayrılık sonrası gereksiz yere acı çektirilmeye çalışılan bünyeye artık daha fazla yüklenmeye başlanılmıştır. Tüm melankolik unsurlar daha da kendini göstermektedir. d ve e için birbirlerinden başka kimse sevgili olacak nitelikte değildir. Geri dönüş için ise aşılması imkansız bir engel vardır. Hesapta ergenlerimiz geçmişte olanların tekrarlanmasından ve karşılarındaki iyi insanı üzmekten korkmaktadırlar. İkisi de daha mutlu olmayı ve o mutluluğu kendilerinin veremeyeceğini düşünmektedirler. Böylece birbirlerine açılamamakta ve daha da depresifleşmeye başlarlar. Her karşılaştıkların ne çok yakın ne de çok uzak kalabilirler. Karşılaşma sonlarında fantastik hayaller ile günün güzelliği hayal edilir. Asıl şimdi en başta aşk sandıkları hayranlık ağır ağır da olsa gerçek rengini bulmaktadır...
Platonikleşen ergenler bir türlü birbirlerine açılamaz olurlar derken, hayatlarına yeni insanlar ve dolayısı ile yeni kaynaklar dahil olmuştur. Şimdi d ve e birbirlerine ihtiyaç duymadan yaşamlarına devam edebilirler. Aşkı bir anda sumen altı edip hayranlığı aşk sanmaya yeniden başlarlar. Medeniyetlerinden sebep birbirlerine yeni sevgililerini tanıştırdıkları anda ortamda bir gerilme, eski sevgililer arasında anlamsız bir sidik yarışı başlar. Bu durum zamanla kendini ahlaksız çemkirmelere, kıskançlıklara ve bir daha görüşmemelere iter...
Ve yine aynı şeyler kendini tekrarlar... Hayat döngüsü içinde aşkı bulmak güçleşir. Ergenlik sonsuzdur ve geri zekalı ayrılık sendromu bu sonsuzluk içinde kendini yenilemeye devam eder. Olan aşka olur...
Aşka yazık olur...
Etiketler:
dışa vurum
22 Aralık 2008 Pazartesi
Kavramlar Arasında
“Doğruluklarının ızdırabı ile yanan ruhlar ebedi miraslarına kavuşacaklar…”
Bu sözü bir Anime’den arakladım. Hatta kendime sorsam bunu buraya neden yazığımı bile bilmiyorum. Birkaç gün önceydi. O gün fark ettim ki; benim hayatımın dönüm noktalarının birçoğu Pazar gününe denk gelmiş. O gün kendini bilmez, haddi cümleler içinde sınırlı biriydim. Ders veren adamdım yine. Aşırı mantıklı ve bir o kadar doğrucu Davut günümdeydim. Hesaplayamamışım, bunca söylenen doğru hem benim, hem karşımdakinin acılarını dürtükleyecek…
“Sen hayatında hiç geri plana itilmemiş, hiç reddedilmemiş, kendi bildiğini doğru olarak yorumlamış ve bu haliyle bilinçaltına kazımış, başkalarının senin yaptıklarına yanlış demesine dahi tahammül edemeyen, kendi doğrularınla yaşayan, ezilmenin, acı çekmenin yontulmuş haline erişememiş, benim gözümde halen daha çocuk olan birisin…”
Böylesine uzun bir cümleyi tam olarak hatırlamış olmak hakikaten gurur verici. Böyle bir cümleyi muhatabına onu kırmadan söylemek ise büyük bir yetenek ve zarafet gerektiriyor sanırım. Böyle bir insan da olmadığına göre, bu durum için imkânsız demek de pek tabi mümkündür. Samimiyete sarılmaya çalışan ve sürekli ışığın üzerine çevrilmesini isteyen bir ruha böyle şeyler söylemek gayet gerekli aslında. Anlamadığım şey; neden pişmanmışım gibi hissettiğim…
“Bahsettiğin dostluk kavramının içini boşaltmıyor kimse. Herkes kendi dostluk kavramını yaşıyor. Kavramlar insan gözünde görecelidir. Dostluğun bilmem kaç tane farklı tanımı vardır. Sen beşincisini benimsemişsindir, ben kırk üçüncüsünü. Fakat diğer insanlar da bu dünya içinde nefes alıyor ve geri kalan tanımları yaşatıyorlar. Zihninde kalıplaştırdığın doğrularının etkisi bütün bunlar…”
Çok felsefi ve bir o kadar sıcakkanlı olmam gerekiyordu o anda. Karşımdaki her an patlamaya hazır bir volkan gibiydi çünkü. Bir o kadar sevimli ve kendine has… Yine de birileri bir takım yanlışları ortaya dökmek zorundaydı. Ve biliyordum ki; bu söylediklerim bir başkasının ağzından dökülse o kişi için çok üzülürdüm. Böylesine bir muharebeden en az hasarla çıkacak kişi bendim zira. Konuşurken ellerimi ovuşturuyordum. Avuçlarım terliyordu. İncitmekten ne kadar da korkuyordum. Hâlbuki incitmemek imkansızdı…
“Kimse senin yaptığın yanlışları yüzüne vurmamış. Sende yaptıklarını ve düşündüklerini doğru görmüşsün bu yüzden sürekli. Şimdi ise, bunca zamandır olmayan şey olmuş. Senin doğrunun yanlış olduğu uygulamalı anlatımlar ile ispatlanmış. Sen ise karşılık olarak kabullenmek yerine çemkirmeyi, reddetmeyi tercih etmişsin. Üstüne savunma mekanizman devreye girmiş ve senden beklenmeyen çıkışlar yapmışsın…”
Bunları söylerken bile halen dikenlerinin ucu bana dönüktü. “İşte yine yapıyorsun farkında olmadan” diye kaç defa söylediğimi unuttum. Kabullenmezlikler içindeki bir karakterin içten içe kendine sorgulamaya meylinin portresiydi artık karşımda duran. Cümlelerime karşılık vermeyen, esprilerime gülmeyen ve alık bir çehreye bürünen bir siluetti şimdi o hırçın kız. Ayrılırken bile isteksizdi sarılmak hususunda. Kırılmıştı besbelli. Suratı düşüktü ve bu beni yaralamaya yetti. Fazla mı üstüne gittim veya bunları hiç mi konuşmasaydım diye kendimi yedim ayrıldıktan sonra. Ancak bir yerlere toslamadan frenlerin boşaldığını söylemesi lazımdı birilerinin…
O günden sonra üç gün daha görüşemedik. Telefonlarıma cevap vermiyordu. Kendi iç hesaplaşmasını yapıyordu sanırım. Bunca söylenenler alarm sinyallerini devreye sokmuştu. Bu yaptıkları bir yanlış değildi. Benim düşüncem; herkes hayatında bir defa zor olanı yaşamalı idi. Kolaylıklar sabitlikler yaratırdı. Ona olanlar ise yaşamamışlık kaynaklı bir takım eksikliklerdi. Bir gün telefon çaldı. O vardı hatta. İki üç cümle sonra anlamak kavramı hakkında yenilikler yapmak gerektiğini düşündüm. Karşımdaki ses bana sadece tek bir cümle söyledi bunu düşünebilmem için:
“Dostluk kavramının içini boşalttınız siz!..”
Bu sözü bir Anime’den arakladım. Hatta kendime sorsam bunu buraya neden yazığımı bile bilmiyorum. Birkaç gün önceydi. O gün fark ettim ki; benim hayatımın dönüm noktalarının birçoğu Pazar gününe denk gelmiş. O gün kendini bilmez, haddi cümleler içinde sınırlı biriydim. Ders veren adamdım yine. Aşırı mantıklı ve bir o kadar doğrucu Davut günümdeydim. Hesaplayamamışım, bunca söylenen doğru hem benim, hem karşımdakinin acılarını dürtükleyecek…
“Sen hayatında hiç geri plana itilmemiş, hiç reddedilmemiş, kendi bildiğini doğru olarak yorumlamış ve bu haliyle bilinçaltına kazımış, başkalarının senin yaptıklarına yanlış demesine dahi tahammül edemeyen, kendi doğrularınla yaşayan, ezilmenin, acı çekmenin yontulmuş haline erişememiş, benim gözümde halen daha çocuk olan birisin…”
Böylesine uzun bir cümleyi tam olarak hatırlamış olmak hakikaten gurur verici. Böyle bir cümleyi muhatabına onu kırmadan söylemek ise büyük bir yetenek ve zarafet gerektiriyor sanırım. Böyle bir insan da olmadığına göre, bu durum için imkânsız demek de pek tabi mümkündür. Samimiyete sarılmaya çalışan ve sürekli ışığın üzerine çevrilmesini isteyen bir ruha böyle şeyler söylemek gayet gerekli aslında. Anlamadığım şey; neden pişmanmışım gibi hissettiğim…
“Bahsettiğin dostluk kavramının içini boşaltmıyor kimse. Herkes kendi dostluk kavramını yaşıyor. Kavramlar insan gözünde görecelidir. Dostluğun bilmem kaç tane farklı tanımı vardır. Sen beşincisini benimsemişsindir, ben kırk üçüncüsünü. Fakat diğer insanlar da bu dünya içinde nefes alıyor ve geri kalan tanımları yaşatıyorlar. Zihninde kalıplaştırdığın doğrularının etkisi bütün bunlar…”
Çok felsefi ve bir o kadar sıcakkanlı olmam gerekiyordu o anda. Karşımdaki her an patlamaya hazır bir volkan gibiydi çünkü. Bir o kadar sevimli ve kendine has… Yine de birileri bir takım yanlışları ortaya dökmek zorundaydı. Ve biliyordum ki; bu söylediklerim bir başkasının ağzından dökülse o kişi için çok üzülürdüm. Böylesine bir muharebeden en az hasarla çıkacak kişi bendim zira. Konuşurken ellerimi ovuşturuyordum. Avuçlarım terliyordu. İncitmekten ne kadar da korkuyordum. Hâlbuki incitmemek imkansızdı…
“Kimse senin yaptığın yanlışları yüzüne vurmamış. Sende yaptıklarını ve düşündüklerini doğru görmüşsün bu yüzden sürekli. Şimdi ise, bunca zamandır olmayan şey olmuş. Senin doğrunun yanlış olduğu uygulamalı anlatımlar ile ispatlanmış. Sen ise karşılık olarak kabullenmek yerine çemkirmeyi, reddetmeyi tercih etmişsin. Üstüne savunma mekanizman devreye girmiş ve senden beklenmeyen çıkışlar yapmışsın…”
Bunları söylerken bile halen dikenlerinin ucu bana dönüktü. “İşte yine yapıyorsun farkında olmadan” diye kaç defa söylediğimi unuttum. Kabullenmezlikler içindeki bir karakterin içten içe kendine sorgulamaya meylinin portresiydi artık karşımda duran. Cümlelerime karşılık vermeyen, esprilerime gülmeyen ve alık bir çehreye bürünen bir siluetti şimdi o hırçın kız. Ayrılırken bile isteksizdi sarılmak hususunda. Kırılmıştı besbelli. Suratı düşüktü ve bu beni yaralamaya yetti. Fazla mı üstüne gittim veya bunları hiç mi konuşmasaydım diye kendimi yedim ayrıldıktan sonra. Ancak bir yerlere toslamadan frenlerin boşaldığını söylemesi lazımdı birilerinin…
O günden sonra üç gün daha görüşemedik. Telefonlarıma cevap vermiyordu. Kendi iç hesaplaşmasını yapıyordu sanırım. Bunca söylenenler alarm sinyallerini devreye sokmuştu. Bu yaptıkları bir yanlış değildi. Benim düşüncem; herkes hayatında bir defa zor olanı yaşamalı idi. Kolaylıklar sabitlikler yaratırdı. Ona olanlar ise yaşamamışlık kaynaklı bir takım eksikliklerdi. Bir gün telefon çaldı. O vardı hatta. İki üç cümle sonra anlamak kavramı hakkında yenilikler yapmak gerektiğini düşündüm. Karşımdaki ses bana sadece tek bir cümle söyledi bunu düşünebilmem için:
“Dostluk kavramının içini boşalttınız siz!..”
Etiketler:
dışa vurum
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)