durduk yerde aklıma yeni acayip şeyler gelmekte. bunları bir kaç örnekle ortaya saçmaya gerek yok. zihnimde hortlayan her şey bir bütünün bilmem kaç parçasından her biri. teker teker canlandıkça beynimin içinde tüm bu fikirler, zaman öncelerinde olmuş bazı şeylerin aslında nasıl gerçekleştiği ortaya çıkıyor. kendimi lost dizisinin uyarlaması bir hayat döngüsü içerisindeymşim gibi hissediyorum.
şu sıralar yakın geçmişte olup biten bazı anlamsız ve olmaması gerekenler hakkında cümleler duuyorum. insnların çenesi torba. kim neyi bok edip neyi yücelteceğini iyi biliyormuş aslında. sonra çark dönüyor, düşünüyorum... bir anda nedenlere ulaşıyorum sonuçların içindeyken. halbuki sonuçlara varmadan bir önceki durakta binmeliydi bu nedenler otobüsüme. taşlar yerli yerine çökyor. çimentosuz kenetleniyorlar birbirlerine. sonunda tüm tarihimin en amansız ve kurgusunda paha biçilemez emek sarfedilmiş gerçekleriyle karşılaşıyorum. hem zaten yaşanan şeyler saçma değil miydi yetrince?..
adamın biri bir gün elinde bir çiçekle insanların arasına dalmış... sonrası bok püsür. hesapsız insanları ve kendini zora sokacak durumlar yaratmış. insanlar yolarına gitmeye devam etmişler. en başından yanlış işler yapan ise mekanların insan hayatındaki önemini kendine ders edinerek gelecekte sadece zaman sıkıntıları yaşamak istediği insan ilişkilerine yelken açmış. bu bir çeşit kısır döngü de olabilir aslında.
uzaktan dikdörtgen bir şekil görünmüş. yarı saydam ve aşırı değerli. kağıt ama aslında değil. sonra bu dikdörtgen sancırmalar yaratarak kendine bir yol çizmiş. hayattan istifa ettirmeye yetecek kadar sebebi arkasına alıp götürecek kadar üstelik. geri dönüşler artık isteksizliğin ayakları altında paspas olmuş. uzakalara bakarken neyi özleyeceğini, neyi isteyeceğini, hayal etmesi gerekenleri ve zamansız gözyaşlarının bedenden düze inmesini hesap edememiş insanoğlu. şimdi karanlık ama yarın yine güneş doğacak gökyüzüne. ancak insanlar yine ve yine tersine...
siz siz olun aitlik kavramının anlamı dışında fazla koşmayın. kaybederseniz onu daimi kırıklıklar içinde kendinizi acıların merkezi sanıp bencilleşirsiniz. sizler bencil olamayacak kadar bencilsiniz zaten. acıyı bile bir halt sanmaktasınız. en son hanginiz bi başkasını düşündü hatırlamazsınız bile. hepiniz kendi götünüz derdisenizi. mesela en son ne zaman yoldan gçen birine yardım ettiniz. en son ne zaman iyi olmak isteği ile yanıp tutuştunuz... siz siz olun değil aitlik, insanlık değerlerini bile bir kenarda bırakmayın.
iyi insan olmak için çabalayan, mumutluluğn anlarla sınırlı olduğunun farkında, ne yazk ki aitli kavramını yitirmiş, kendnce boşlukta sürüklenen ve o boşluğun gittiği yokun bencilliğin kolları olduğuınu gören, çırpındıkça batan ve inadına tükürdüğünü yalayan birinin bir kaç cümlelik isyanı bunlar okuyunca ne kadar basit gibi görünüyor değil mi? isyanlar hani söverek ve nefretler bildirerek olur ya... iyi de ben nefret etmeyi beceremem ki!
21 Haziran 2009 Pazar
14 Haziran 2009 Pazar
Gitmek Temalı Yazı
Bir kadını yalnız koyup gideceğim. Söylediğimde gözlerini kilitleyip uzun uzun baktı. Huzursuzluğum bedenimden çok uzaklara taşıyordu. Ne bakıyorsun dedim, bir şey mi oldu? Kadınlar huzursuzluğu hemen anlar ki. Hiç, sadece düşünüyorum dedi. Huzursuzluğunu hemen anladım tek kaş hareketinden, gözlerini çok abuk yerlere çevirmeye çalışmasından, gidip tabağını bir daha, bir daha doldurmasından. Haftalardır beynimi milim milim kemiren buydu işte, bu kadardı. İçimde bir yerlerde dönmemeye kastettiğimden olsa gerek, çok korktum. Halbuki günler su gibi akıp geçecek, biliyorum. Kadın da biliyor.
Ben aslında başka türlü de korktum. Neredeyse biletimi yakacaktım. Kütüphanenin bir köşesine fırlatılmış bir günlükte de "Gideceğim!" yazıyordu. Yazan kendine çok inanıyordu ve başka çare göremiyordu. Çekip gidecektim kaşlarımı çatarak, fukara ve özgür. Her gün ayrı ayrı gideceğimi yazmıştım. Gidemeyince nasıl da unutmuştum, kafamı nereye çevirmiştim, neye tutunup kalabileceğimi sanmıştım? Ve ne çok dilime dolamıştım ki gitmeyi üzerime kapılar çarpılıyordu, sevdiğim pis pasaklı nesnelere, insanlara ve hayvanlara nişan alınıyordu? Kimse bana inanmıyordu. Gidemediğim için kalabilirim sandılar, kalırım seve seve. Arkamda kalacak pisliğin herkes farkındaydı, ben hariç. Çocuk saflığıyla gitmek istemek, küfretmeden ama sert bir müdahaleyi gerektiriyordu. Herkes yerini bilsindi. Falan filan.
Yani ben en son bıraktığımda insanları, böyleydiler. Kadın tırnaklarını çıkarıp üstüme saldırıyordu farklı olarak. Şimdi sadece baktı. Çok korktum. Korkuyorum. Yüklendiğim kale kapısı birden yok olacak ve ben boşluğa yuvarlanacağım.
Ben de dostça bir mesafe elde edebilmeyi isterdim. Uzaklara gittiğimde huzurundan(!) bir şey kaybetmeyecek, döndüğümde bana gezip gördüklerimi soracak insanlar, kurabiye pişen bir ev... Beni özleyecek ama yaşama sevincim karşısında daha çok sevinecek, hediyelerimi anlamlı bulacak, çiçek ve hayvan besleyebilen insanlar... Yok, demek ki kimseyle gerçekten yakın değilim. Bu insanlardan, bu evlerden hiç görmedim.
Benim de onları terkederek çok şık ve şahane bir hareket yaptığım pek değerli terkedilmişlik duygularım ve aynılarını o kadının hissedip hissetmediğini düşünmek, bu uykusuz ve kahveli gecede güzelce çiğnediler beni. Bavulumu yalnız hazırlayacağım, çiçeklerimi ve hayvanlarımı başkalarına emanet edeceğim. Daha çıkmadığım yolun yorgunu, gidip de dönmediğim evin kovulmuşuyum. Korkudan olacak daha şimdiden özlüyorum alıştığım ızdırabı, çok korkuyorum, çok. Parçaladığım nice günlükte, gönderilmiş-gönderilmemiş nice mektupta gitmek istediğimi yazmasam, gene unutacaktım belki korkudan. Gitmeye çalışmaktan vazgeçmiyorum madem, gideyim. Pusuda bekliyor madem kadın, ilk adımı atayım da saldırsın. Ne olacaksa olsun hadi, ben gidiyorum. Kafa dinleyeceğim, gerçekten ne istediğimi ve bundan sonra nereye gideceğimi düşüneceğim. Yarım bıraktığım işlere yeni yarımlar ekleyeceğim. Çok işim var, çok yorgunum ve çok korkuyorum.
Ben aslında başka türlü de korktum. Neredeyse biletimi yakacaktım. Kütüphanenin bir köşesine fırlatılmış bir günlükte de "Gideceğim!" yazıyordu. Yazan kendine çok inanıyordu ve başka çare göremiyordu. Çekip gidecektim kaşlarımı çatarak, fukara ve özgür. Her gün ayrı ayrı gideceğimi yazmıştım. Gidemeyince nasıl da unutmuştum, kafamı nereye çevirmiştim, neye tutunup kalabileceğimi sanmıştım? Ve ne çok dilime dolamıştım ki gitmeyi üzerime kapılar çarpılıyordu, sevdiğim pis pasaklı nesnelere, insanlara ve hayvanlara nişan alınıyordu? Kimse bana inanmıyordu. Gidemediğim için kalabilirim sandılar, kalırım seve seve. Arkamda kalacak pisliğin herkes farkındaydı, ben hariç. Çocuk saflığıyla gitmek istemek, küfretmeden ama sert bir müdahaleyi gerektiriyordu. Herkes yerini bilsindi. Falan filan.
Yani ben en son bıraktığımda insanları, böyleydiler. Kadın tırnaklarını çıkarıp üstüme saldırıyordu farklı olarak. Şimdi sadece baktı. Çok korktum. Korkuyorum. Yüklendiğim kale kapısı birden yok olacak ve ben boşluğa yuvarlanacağım.
Ben de dostça bir mesafe elde edebilmeyi isterdim. Uzaklara gittiğimde huzurundan(!) bir şey kaybetmeyecek, döndüğümde bana gezip gördüklerimi soracak insanlar, kurabiye pişen bir ev... Beni özleyecek ama yaşama sevincim karşısında daha çok sevinecek, hediyelerimi anlamlı bulacak, çiçek ve hayvan besleyebilen insanlar... Yok, demek ki kimseyle gerçekten yakın değilim. Bu insanlardan, bu evlerden hiç görmedim.
Benim de onları terkederek çok şık ve şahane bir hareket yaptığım pek değerli terkedilmişlik duygularım ve aynılarını o kadının hissedip hissetmediğini düşünmek, bu uykusuz ve kahveli gecede güzelce çiğnediler beni. Bavulumu yalnız hazırlayacağım, çiçeklerimi ve hayvanlarımı başkalarına emanet edeceğim. Daha çıkmadığım yolun yorgunu, gidip de dönmediğim evin kovulmuşuyum. Korkudan olacak daha şimdiden özlüyorum alıştığım ızdırabı, çok korkuyorum, çok. Parçaladığım nice günlükte, gönderilmiş-gönderilmemiş nice mektupta gitmek istediğimi yazmasam, gene unutacaktım belki korkudan. Gitmeye çalışmaktan vazgeçmiyorum madem, gideyim. Pusuda bekliyor madem kadın, ilk adımı atayım da saldırsın. Ne olacaksa olsun hadi, ben gidiyorum. Kafa dinleyeceğim, gerçekten ne istediğimi ve bundan sonra nereye gideceğimi düşüneceğim. Yarım bıraktığım işlere yeni yarımlar ekleyeceğim. Çok işim var, çok yorgunum ve çok korkuyorum.
Etiketler:
insan ve durum hikayeleri
8 Haziran 2009 Pazartesi
Tanrı'nın Adamı
bir a, bir b, bir c planım saçmalama bunlar!!
hep benim yalanım, çok mu istedim çok mu kurdum?
al sana o zaman olsun, o da olsun
giy çorabını, al yanına paranı, işte hazırsın!
ama sen dur, hele sen dur
yine yan çizdi bodur.
olsun, o da olsun, herkesin çorbada tuzu olsun!..
hay senin dinine, imanına, şerefine ben baki oldum.
bu böyle biline;
kalsam yalnız yanımda şarabım
benzetirim ışıkları birine
apıştın mı n'oldu?
ışıklar yalan olmazdı da n'!oldu?
felsefe belli: şarap, mey yarrağan, gürrağan!
olsun, o da olsun
benden başka herkesler yalan olsun!!...
hani "bütün bir yol boyu bu şarkı sözlerini kulakta çınlatarak memelekete gidilir mi?" diye soracak olan varsa açıkça söyleyebilirim ki; insan bunu gayet becebiliyor. üstelik yanıbaşında tümden gelin inatla orjinal olmaya çalışıp sürekli çuvallayan birilerine rağmen. dakika başı sözcüklere değişik bir hava katılmaya çalışılıpta, her seferinde cümelerin paragraflara giden yolundaki kurgusal ahengini piç eden biri ile yolculuk yapmak zor zanaat. ama konumuz bu değil ki. bu kez gidişlerin dönüşlerden ne kadar değerli veya değersiz olduğunu irdelemeliyiz kanımca. herkes gider, yollar aşar, ne bileyim yaprak olur savrulur, mümessil olur araba teperlerinde hız yapar, gezgin olur -ki kesin para bok gibidir- dağ tepe aşar insan tanıyacağım diye inleyerek. bunlar iyi güzel şeyler de, ya geri dönünce? zamanı belirsiz, uzun veya kısa bir yolcuğunvb. bir durumun peşisıra kürkçü dükkanının kapısını aşındırmakta olan bedenleri ne bekler? siz dünyanın döngüsel yoğunşuğu içinde olumlulukların veya olumsuzlukların hep sabitler ekseninde olup biteceğini sanıyorsunuz değil mi? hadi oradan! beklenmediklere kendinizi hazırlayın şimdi. olurda bir gün bir yere dönmek zorunda kalırsanız küçük dilinizi steril bir paket içinde korunaklı bir yere yerleştirin. yutarsınız mazallah!..
önce sancımsılar ile dönüş hikayesinin başlangıcı oluşur. bu belki bir geçmiş hatırlaması bir "previusly on my backraund" tarzı özenti bir durum olabilir. benim için ne kadar ağlamaklı da dursa bu durum, siz diğer kişiler toplamasının mutluluğuna veya ülser ağrılarına tekavül ediyor olabilir. ne hissediyorsanız hissedin, o anda bir gök yüzüne bakın, varsa eğer bir kaç yıldıza anlam yükleyin. bu sizi biraz da olsun rahatlatır. sonra bir cümleyi aklınıza kazıyın. benim sabitim" başımıza ne geliyorsa alkol yüzünden..." cümlesi olsun. o sabitiniz cümle size neyi ifade ediyorsa onun doğrultusunda hayata ders payı ve ekose için fikirsel kumaşlar verin. hayat size o kumaştan daha ne güzel elbiseler yapacaktır bir bilseniz! sadece zamana yayılmış terzicilik sabrınızı yanınızdan ayırmayın yeterli.
geceler günler tarafından bir süreliğine gönderildiğinde bir yerlere artık sizinle ortak hikayelenme hevesinde olan bu dışa vurum yazısı, şimdi aslında dönmek niyetinde yüksek müsadenizle. ben aslında beklediğim gibi buldum her bir boku. tüm fikirlerim ve düşüncelerin habgi doğrultuya kurbağalama ise şamandıralar hep o yüne dizilmişti sanki. bir kaç yüz ile başladı zaman kaymaları. herkesin bir sıkıntısı vardı belli. ancak, herkesin çekincesi bana olan zaafiyetlerinin sadece boynuma atılma kısmına kadar kendini bırakabildi. gerisi hıçkırmamak için zor duran ağlamaklı bir kaç suratın inadım inat ben susmak istiyorum duruşundan ibaretti. bu sefr bu utancımsılıktan ben utandım. tavırların taoplamının bu kadar insanın canını acıtacağını hesap etmeden ortalığı kasıp kavurmaları beni neden bu kadar etkiledi tüm olmuşların haklı tarafından olmama rağmen anlamadım. ama susmak iyiydi, beyne sükut vurdukça düşünce fonksiyonlarının yeniden ve uatngaç çalıştıklarını görmek güzeldi.
hayatımın en güzelliklerinden biri ile vaktimi sahil kenarlarında geçirdim. huzur ve mutluluk işte bu kadar basitti hayatta. bunu anlamak neden bu kadar zordu peki? nefes aldık beraber, şarkı dinledik, yine insanlarla dalga geçtik, anlattık anlatıldık... derken sıkıntılarımızı beynimizden şutlamak için birbirimizi beklediğimizi fark ettik. sonra 25 metreden iki frikik golu!.. günü böylesine bir güzellikle kapatmak ne kadar da müthişti.
ertesi gün bir kaç güzellik daha oldu da, önceki günden beri yolarıma dahil olmuş herkesin bana selam verişleri ne acayipti. sevenleri kavuştururken, arkadaş hasretlerini dindirirken ve ben yine oturduğum yerden sadece tek parmak hareketimle insanlara neşe ve mutluluk dağıtırken yüzüme gülen ve kafa sallayan onca insanı tanımamak ne kadar da garipti. sonra dostlarım bana baktı. ben kimseye anlam veremedim. o anda zaten dağıttım mutlulukların megalomanik hazzını tatmaktaydım. köklüce yer etmişlerin aykırılığı ve uzaklığında ne kadar da rahattım bu kez. onlarsız olmaz diye düşünürken anlarsız bunca keyfin gelip beni evimden alması nasıl bir sevimlillik imiş meğer...
bir akraba topluluğunun mangallı toplantısına dahil oluyorum mesela. kimi yüzleri tanıyamayıp rezil kepaze oluyorum. bundan daha acayibi de hemen peşisıra geliyor. birilerine "selam dur!"ları ve beni dumurlara sürükleyen insan sureti unutuşlarımı anlatıyorum ve hayatımda duymadığım kadar felsefik alt yapı üerinde pek bir çarpık duran, ömrümün belkide uzunca bir süresini tutup silkeleyecek aforizmasını duyuyorum:
"sen tanrı'nın adamısın artık. bundan sonra senin tanımaya ihtiyacın yok. sen tanınacaksın ve herkes seni bilecek bu sokaklarda, şehirde. etrafına bakıp insanlara karşılık ver yeter!.."
bu ben miyim? tanrı'nın adamı mıyım ben? bu durumun sigortama etkisi var mı? peki ben neden tanrı'nın adamıyım artık? bu aşırı saygı neden? ben kendimi her daim haklı bilirdim de, eğer onca haklılığın ödülü bu ise ben almak istemiuorum. bu ödülümü ben ya lösemili çocukların tedavisinde, ya da esirgeme yurdunun çatı aktarmasında kullanabilir miyim?
"ben her gün ölürüm plastik çiçkeli bahçemde" ne güzel laftır bu ya! ne kadar anlamlı... şimdi ben bir daha geri dönmeyeyim de ne yapayım. hayatına hiç bir zaman nane olmadığım, kimisini mimisini bilmediğim insanlardan tanımadığım etmediğim saygıyı göreyim! yahu ben kimim? bu insanlar kim? tek düze mi bu hayat bu kadar. diş geçirdiğin veya geçirttiğin senin köpeğin! ben bu saçmalıkların içinde ölürüm ki! hayatımda geri dönmemek için elimde bu kadar saçma/mantıklı bir sebebim olmamıştı.
ama şimdi evimdeyim, şimdi iyiyim. ve eğer her seferinde bana acayip acayip tranvalar yaratacksa kürkçü dükkanım, ben istifa ediyorum!...
hep benim yalanım, çok mu istedim çok mu kurdum?
al sana o zaman olsun, o da olsun
giy çorabını, al yanına paranı, işte hazırsın!
ama sen dur, hele sen dur
yine yan çizdi bodur.
olsun, o da olsun, herkesin çorbada tuzu olsun!..
hay senin dinine, imanına, şerefine ben baki oldum.
bu böyle biline;
kalsam yalnız yanımda şarabım
benzetirim ışıkları birine
apıştın mı n'oldu?
ışıklar yalan olmazdı da n'!oldu?
felsefe belli: şarap, mey yarrağan, gürrağan!
olsun, o da olsun
benden başka herkesler yalan olsun!!...
hani "bütün bir yol boyu bu şarkı sözlerini kulakta çınlatarak memelekete gidilir mi?" diye soracak olan varsa açıkça söyleyebilirim ki; insan bunu gayet becebiliyor. üstelik yanıbaşında tümden gelin inatla orjinal olmaya çalışıp sürekli çuvallayan birilerine rağmen. dakika başı sözcüklere değişik bir hava katılmaya çalışılıpta, her seferinde cümelerin paragraflara giden yolundaki kurgusal ahengini piç eden biri ile yolculuk yapmak zor zanaat. ama konumuz bu değil ki. bu kez gidişlerin dönüşlerden ne kadar değerli veya değersiz olduğunu irdelemeliyiz kanımca. herkes gider, yollar aşar, ne bileyim yaprak olur savrulur, mümessil olur araba teperlerinde hız yapar, gezgin olur -ki kesin para bok gibidir- dağ tepe aşar insan tanıyacağım diye inleyerek. bunlar iyi güzel şeyler de, ya geri dönünce? zamanı belirsiz, uzun veya kısa bir yolcuğunvb. bir durumun peşisıra kürkçü dükkanının kapısını aşındırmakta olan bedenleri ne bekler? siz dünyanın döngüsel yoğunşuğu içinde olumlulukların veya olumsuzlukların hep sabitler ekseninde olup biteceğini sanıyorsunuz değil mi? hadi oradan! beklenmediklere kendinizi hazırlayın şimdi. olurda bir gün bir yere dönmek zorunda kalırsanız küçük dilinizi steril bir paket içinde korunaklı bir yere yerleştirin. yutarsınız mazallah!..
önce sancımsılar ile dönüş hikayesinin başlangıcı oluşur. bu belki bir geçmiş hatırlaması bir "previusly on my backraund" tarzı özenti bir durum olabilir. benim için ne kadar ağlamaklı da dursa bu durum, siz diğer kişiler toplamasının mutluluğuna veya ülser ağrılarına tekavül ediyor olabilir. ne hissediyorsanız hissedin, o anda bir gök yüzüne bakın, varsa eğer bir kaç yıldıza anlam yükleyin. bu sizi biraz da olsun rahatlatır. sonra bir cümleyi aklınıza kazıyın. benim sabitim" başımıza ne geliyorsa alkol yüzünden..." cümlesi olsun. o sabitiniz cümle size neyi ifade ediyorsa onun doğrultusunda hayata ders payı ve ekose için fikirsel kumaşlar verin. hayat size o kumaştan daha ne güzel elbiseler yapacaktır bir bilseniz! sadece zamana yayılmış terzicilik sabrınızı yanınızdan ayırmayın yeterli.
geceler günler tarafından bir süreliğine gönderildiğinde bir yerlere artık sizinle ortak hikayelenme hevesinde olan bu dışa vurum yazısı, şimdi aslında dönmek niyetinde yüksek müsadenizle. ben aslında beklediğim gibi buldum her bir boku. tüm fikirlerim ve düşüncelerin habgi doğrultuya kurbağalama ise şamandıralar hep o yüne dizilmişti sanki. bir kaç yüz ile başladı zaman kaymaları. herkesin bir sıkıntısı vardı belli. ancak, herkesin çekincesi bana olan zaafiyetlerinin sadece boynuma atılma kısmına kadar kendini bırakabildi. gerisi hıçkırmamak için zor duran ağlamaklı bir kaç suratın inadım inat ben susmak istiyorum duruşundan ibaretti. bu sefr bu utancımsılıktan ben utandım. tavırların taoplamının bu kadar insanın canını acıtacağını hesap etmeden ortalığı kasıp kavurmaları beni neden bu kadar etkiledi tüm olmuşların haklı tarafından olmama rağmen anlamadım. ama susmak iyiydi, beyne sükut vurdukça düşünce fonksiyonlarının yeniden ve uatngaç çalıştıklarını görmek güzeldi.
hayatımın en güzelliklerinden biri ile vaktimi sahil kenarlarında geçirdim. huzur ve mutluluk işte bu kadar basitti hayatta. bunu anlamak neden bu kadar zordu peki? nefes aldık beraber, şarkı dinledik, yine insanlarla dalga geçtik, anlattık anlatıldık... derken sıkıntılarımızı beynimizden şutlamak için birbirimizi beklediğimizi fark ettik. sonra 25 metreden iki frikik golu!.. günü böylesine bir güzellikle kapatmak ne kadar da müthişti.
ertesi gün bir kaç güzellik daha oldu da, önceki günden beri yolarıma dahil olmuş herkesin bana selam verişleri ne acayipti. sevenleri kavuştururken, arkadaş hasretlerini dindirirken ve ben yine oturduğum yerden sadece tek parmak hareketimle insanlara neşe ve mutluluk dağıtırken yüzüme gülen ve kafa sallayan onca insanı tanımamak ne kadar da garipti. sonra dostlarım bana baktı. ben kimseye anlam veremedim. o anda zaten dağıttım mutlulukların megalomanik hazzını tatmaktaydım. köklüce yer etmişlerin aykırılığı ve uzaklığında ne kadar da rahattım bu kez. onlarsız olmaz diye düşünürken anlarsız bunca keyfin gelip beni evimden alması nasıl bir sevimlillik imiş meğer...
bir akraba topluluğunun mangallı toplantısına dahil oluyorum mesela. kimi yüzleri tanıyamayıp rezil kepaze oluyorum. bundan daha acayibi de hemen peşisıra geliyor. birilerine "selam dur!"ları ve beni dumurlara sürükleyen insan sureti unutuşlarımı anlatıyorum ve hayatımda duymadığım kadar felsefik alt yapı üerinde pek bir çarpık duran, ömrümün belkide uzunca bir süresini tutup silkeleyecek aforizmasını duyuyorum:
"sen tanrı'nın adamısın artık. bundan sonra senin tanımaya ihtiyacın yok. sen tanınacaksın ve herkes seni bilecek bu sokaklarda, şehirde. etrafına bakıp insanlara karşılık ver yeter!.."
bu ben miyim? tanrı'nın adamı mıyım ben? bu durumun sigortama etkisi var mı? peki ben neden tanrı'nın adamıyım artık? bu aşırı saygı neden? ben kendimi her daim haklı bilirdim de, eğer onca haklılığın ödülü bu ise ben almak istemiuorum. bu ödülümü ben ya lösemili çocukların tedavisinde, ya da esirgeme yurdunun çatı aktarmasında kullanabilir miyim?
"ben her gün ölürüm plastik çiçkeli bahçemde" ne güzel laftır bu ya! ne kadar anlamlı... şimdi ben bir daha geri dönmeyeyim de ne yapayım. hayatına hiç bir zaman nane olmadığım, kimisini mimisini bilmediğim insanlardan tanımadığım etmediğim saygıyı göreyim! yahu ben kimim? bu insanlar kim? tek düze mi bu hayat bu kadar. diş geçirdiğin veya geçirttiğin senin köpeğin! ben bu saçmalıkların içinde ölürüm ki! hayatımda geri dönmemek için elimde bu kadar saçma/mantıklı bir sebebim olmamıştı.
ama şimdi evimdeyim, şimdi iyiyim. ve eğer her seferinde bana acayip acayip tranvalar yaratacksa kürkçü dükkanım, ben istifa ediyorum!...
Etiketler:
dışa vurum
2 Haziran 2009 Salı
Fikrim ve Karalamalarım
"sıvanmış fakat boyanmamış duvarlar boyunca geçerken kimsesizliğin önünden, mücadel etmenin tekenmişliğinden yapılmış bir yelek ile ısınıyordu sokaklarda titrek ve ürkek. mimozalar kokuyordu duvar diplerinde. hayatı boyunca hiç koklamadığı bir güzellikti burunun direklerini saygıyla yere eğen. şimdilik tebessüm etmek için elindeki tek sebebi buydu. sabit çakılı taşlar düzülmişti kaldırım yamaçlarına. onlara kayıyordu gözleri arada sıraada. standart bir ölçü birimi hesap edilmişti belli ki sütunların arasna. bel hizasından yukarı çıkmadan parlak taşlarıyla ne kadar kaçırmak istese de gözlerini elinde değildi bakmamak. parlaklaık insanı yutar gibi hapsederdi kendine. yaşanılan bir hipnoz anıydı tümüyle ve adımlar ne kadar düz ise her geçen sütuna kenetleniş o kadar fazlaydı. sendelemeden yürüdü kilometrelerce. ayaklarının ağrısı yoktu sanki. gözleri görmez oldu uzun süreler boyu ve devam etti. yol bitmiyordu. yürüdü hiç durmadan, etrafına bakmadan, görmeden, bilmeden, hissetmeden. karanlık çökünceye kadar yürüdü. hava karardı, parlaklık söndü. rengarenklerden küçülmüş gözleri pörlteyiverdi usulca. o kadar sindirmişti ki kendini bu uyuşmuşluğa hakikaten kör olduğunu fark edemedi bile. bir kenara kıvrılıp uyudu. uyandı sonra. gün doğmamıştı. tekrar uyudu. bir daha uyandı. hava halen karanlık. yine uyudu..."
altında mart 2008 yazan bir kağıt parçasından geçirdim bunları. anlamaya çalışıyorum şimdi beni bu hale getiren neydi diye. etrafıma bakınıyorum her zaman yaptığım gibi. bir sonuca ulaşamıyorum. mart 2008... belkide o gün vazgeçtim büyümeyi istemekten. o gün caydım birinden veya bir şeyden. ya da ilk o gün ağladım bir yerlerden ilk gidişimin ardından.
şimdi de bu yazdıklarına anlatmaya çalışıyorum aitlik kavramına dair iç burkan anları. yersiz ve yutsuzluğumu. karalamayı ilk okuduğumdaki içimde biriken ümitsizliğimi. sonumda diyorum ben bu sıralar, bir başkası değilim artık. ancak neden herkes ben?
altında mart 2008 yazan bir kağıt parçasından geçirdim bunları. anlamaya çalışıyorum şimdi beni bu hale getiren neydi diye. etrafıma bakınıyorum her zaman yaptığım gibi. bir sonuca ulaşamıyorum. mart 2008... belkide o gün vazgeçtim büyümeyi istemekten. o gün caydım birinden veya bir şeyden. ya da ilk o gün ağladım bir yerlerden ilk gidişimin ardından.
şimdi de bu yazdıklarına anlatmaya çalışıyorum aitlik kavramına dair iç burkan anları. yersiz ve yutsuzluğumu. karalamayı ilk okuduğumdaki içimde biriken ümitsizliğimi. sonumda diyorum ben bu sıralar, bir başkası değilim artık. ancak neden herkes ben?
Etiketler:
dışa vurum
30 Mayıs 2009 Cumartesi
Mide Öz Sıvısı
şimdi gece... şimdi tüm o mide öz sıvılarının akıntısından sebep açlıktan ölmeye yüz tutmuş vücudumun ne denli cğmleler kurabileceğini hep beraber irdeleyelim.
bahar ayları içerisinde sevinçli olmaların en başlıca nedenlerinden birinin kokular olduğunu uygulamalı bir anlatımla anladım. sokaklardaki ağaçlarda, evlerin bahçelerinde ve neredeyse her köşe başında misler gibi kokan çiçekler var. bir keresinde her an saldıracakmış edasıyla bakan bir köpeğin yoğun tehtidi alrında bahçelerin birinden bir gül çaldım sırf o müthiş kokusu yüzünden. sonra o gülü birine verdim kokudan mutluluk doğsun, mutluluk paylaştıkça çoğalsın... acı sular geliyor ağzıma. halbuki ben bu gece alkol de almadımki. hastada değilim. madem öyle neden bu amansız kusma isteği...
15 saat yol gittim. sonra bir saat daha. hayatıma bir saat dahadan sonra ne büyük anlamlar kattım o gün. iyiki yaptım ben bütün bunları. insanlardan ziyade hissettiklerimi kimse tahmin bile edemz. çünkü o kadar müthiş bir his ki, kırıyor insanın kalbiini. sonra midemsibulanıyor inasnın ve sonra böyle kusmukumsu...
zamanlar peşisıra göçebe iken önce ne olduysa ardı hep saçma bir zıtlık ve manasızlık oluyor. gülün kokusu tükendi, gül yeniden kokmak istedi mi acaba? solmasaydı eğer bir şansım olabilir miydi? peki ya gül soldu mu? onu güzel kokusunu insanların tümüne yaysın diye nasıl yaşatabilirtim? bu kokular benim acı ve midesel öz sıvılarımı boğazıma doldurmayı engeller mi? yemek yiyebilir miyim mesela yeniden? yarım ekmekleri çeyrekmiş gibi yemekten vaz geçebilir miyim? birinden beni bir şekilde komaya sokmasını isteyebilir miyim şu anda? aranızda bunula alakalı biri var mı? ola ki komaya girmeyi başardım, beni sadece bir tek kişinin uyandırmasını da ardından isteyebilir miyim? bu benim vasiyetim olmalı bence...
gereksiz kalabalıkların içinde kendimi hep zorlanmış ve haddinden fazla kasılmış hissederim. kalabalıktırlar, çok konuşurlar, boş konuşurlar ve hep iğneleyicidirler. kırıp döküşlerini bir espri malzemesi olarak görürler. bir hipotez var ya hani. seslerimizin yok olmayıp uzayda bir yerde biriktiine dair. o hipotez bir gün kuram olsa ne kadar çok ve boş konuştuklarını bu insanlara kanıtlamak istiyorum.
sessizliklerde görüyorum kimi zaman. inadına susuşlar. benim kalabalıklardan kaçıp kulaklıklarımın içinde kayboluşum ve dünyadan kopuşum gibi. aynı ben gibi. konuşurken, küfrederken, susarken, bakarken, tepki gösterirken... benden gram farksızlar görüyorum. nihayet diyorum bunca yokluğun ve kırıklığın ardından elimi uzatabileceğim bir şey var önümde. ama korkuyorum... zira kalabalık o kadar kalabalık ki nefes almama bile karşı gibi. kaldı ki dal birazdan daha fazla manyak olduğundan ulaşmaya çalışmak haddiyle can yalıyor. ancak ben biliyorum. tıpkı ben gibi birileri var. nihayet ben gibi birileri var. sadece kendimi fark ettirmek sürecim birasz zor oluyor hepsi bu. ya hiç fark etmezlerse? o zamanda devam edecek mi bu aşırı insansızlık..
kusalı beş dakika oluyor. rahat ve yorgunum şimdi. sanırım vücudumdaki mide öz suyunun tümü tükendi. fizyolojik dengem için seri üretime geçmeliyim diye düşünüyorum. ya ben neden bu kadar umutsuzum? eskiden bu kadar aciz değildim ben de şimdi ne oldu? 20 ayım mı tüm bunlara sebep? bu acayip değişimin asıl sebebi meridyenler arsında sürekli gidiş gelişr mi? ama uzun zamandır 33 kilometreden öteye de gitmedim ben. ben neden bu kadar çok soru soruyorum kendime? sıkıldım kendimden...
sanırım bir isteğim var. bu kez ulaşmak değil ulaşılmak istiyorum. 20 ayım bana feci korkular bırakmış belli ki. insansızlıklar bana taakati dibe vurmuş bir ruh emanet etmişler. kendimi toparlamaya çalıştıkça da dibin dibinden sürüklendiğimde cabası. neysek gözüm hala gökyüzünde. maviden hiç umut kesmiyorum. sadece bir seferlik olsun ulaşmak değil ulaşılmak istiyorum hepsi bu. gül koksun bir yerlerde, yavaşça yayılsın kokusu, sonra üstüme sinsin. dal bir kaç santim yere insin. insanlar artık sussun ve ben giblerin tümü ismimi çağırsın lütfen!..
klasik raporlarımdan birydi bu yazanlar ve ben 25 yıllık insanlığımda hiç bu kadar aciz kaldığımı hatırlamıyorum, mutlak kudreti ellerimin arasında barındırdığım halde...
bahar ayları içerisinde sevinçli olmaların en başlıca nedenlerinden birinin kokular olduğunu uygulamalı bir anlatımla anladım. sokaklardaki ağaçlarda, evlerin bahçelerinde ve neredeyse her köşe başında misler gibi kokan çiçekler var. bir keresinde her an saldıracakmış edasıyla bakan bir köpeğin yoğun tehtidi alrında bahçelerin birinden bir gül çaldım sırf o müthiş kokusu yüzünden. sonra o gülü birine verdim kokudan mutluluk doğsun, mutluluk paylaştıkça çoğalsın... acı sular geliyor ağzıma. halbuki ben bu gece alkol de almadımki. hastada değilim. madem öyle neden bu amansız kusma isteği...
15 saat yol gittim. sonra bir saat daha. hayatıma bir saat dahadan sonra ne büyük anlamlar kattım o gün. iyiki yaptım ben bütün bunları. insanlardan ziyade hissettiklerimi kimse tahmin bile edemz. çünkü o kadar müthiş bir his ki, kırıyor insanın kalbiini. sonra midemsibulanıyor inasnın ve sonra böyle kusmukumsu...
zamanlar peşisıra göçebe iken önce ne olduysa ardı hep saçma bir zıtlık ve manasızlık oluyor. gülün kokusu tükendi, gül yeniden kokmak istedi mi acaba? solmasaydı eğer bir şansım olabilir miydi? peki ya gül soldu mu? onu güzel kokusunu insanların tümüne yaysın diye nasıl yaşatabilirtim? bu kokular benim acı ve midesel öz sıvılarımı boğazıma doldurmayı engeller mi? yemek yiyebilir miyim mesela yeniden? yarım ekmekleri çeyrekmiş gibi yemekten vaz geçebilir miyim? birinden beni bir şekilde komaya sokmasını isteyebilir miyim şu anda? aranızda bunula alakalı biri var mı? ola ki komaya girmeyi başardım, beni sadece bir tek kişinin uyandırmasını da ardından isteyebilir miyim? bu benim vasiyetim olmalı bence...
gereksiz kalabalıkların içinde kendimi hep zorlanmış ve haddinden fazla kasılmış hissederim. kalabalıktırlar, çok konuşurlar, boş konuşurlar ve hep iğneleyicidirler. kırıp döküşlerini bir espri malzemesi olarak görürler. bir hipotez var ya hani. seslerimizin yok olmayıp uzayda bir yerde biriktiine dair. o hipotez bir gün kuram olsa ne kadar çok ve boş konuştuklarını bu insanlara kanıtlamak istiyorum.
sessizliklerde görüyorum kimi zaman. inadına susuşlar. benim kalabalıklardan kaçıp kulaklıklarımın içinde kayboluşum ve dünyadan kopuşum gibi. aynı ben gibi. konuşurken, küfrederken, susarken, bakarken, tepki gösterirken... benden gram farksızlar görüyorum. nihayet diyorum bunca yokluğun ve kırıklığın ardından elimi uzatabileceğim bir şey var önümde. ama korkuyorum... zira kalabalık o kadar kalabalık ki nefes almama bile karşı gibi. kaldı ki dal birazdan daha fazla manyak olduğundan ulaşmaya çalışmak haddiyle can yalıyor. ancak ben biliyorum. tıpkı ben gibi birileri var. nihayet ben gibi birileri var. sadece kendimi fark ettirmek sürecim birasz zor oluyor hepsi bu. ya hiç fark etmezlerse? o zamanda devam edecek mi bu aşırı insansızlık..
kusalı beş dakika oluyor. rahat ve yorgunum şimdi. sanırım vücudumdaki mide öz suyunun tümü tükendi. fizyolojik dengem için seri üretime geçmeliyim diye düşünüyorum. ya ben neden bu kadar umutsuzum? eskiden bu kadar aciz değildim ben de şimdi ne oldu? 20 ayım mı tüm bunlara sebep? bu acayip değişimin asıl sebebi meridyenler arsında sürekli gidiş gelişr mi? ama uzun zamandır 33 kilometreden öteye de gitmedim ben. ben neden bu kadar çok soru soruyorum kendime? sıkıldım kendimden...
sanırım bir isteğim var. bu kez ulaşmak değil ulaşılmak istiyorum. 20 ayım bana feci korkular bırakmış belli ki. insansızlıklar bana taakati dibe vurmuş bir ruh emanet etmişler. kendimi toparlamaya çalıştıkça da dibin dibinden sürüklendiğimde cabası. neysek gözüm hala gökyüzünde. maviden hiç umut kesmiyorum. sadece bir seferlik olsun ulaşmak değil ulaşılmak istiyorum hepsi bu. gül koksun bir yerlerde, yavaşça yayılsın kokusu, sonra üstüme sinsin. dal bir kaç santim yere insin. insanlar artık sussun ve ben giblerin tümü ismimi çağırsın lütfen!..
klasik raporlarımdan birydi bu yazanlar ve ben 25 yıllık insanlığımda hiç bu kadar aciz kaldığımı hatırlamıyorum, mutlak kudreti ellerimin arasında barındırdığım halde...
Etiketler:
dışa vurum
14 Mayıs 2009 Perşembe
Eski - Yeni Adres Anlatma Tekniği
neden böyle şeyler yazmak istediğimi bilmiyorum ben. bir arkadaşım bana hep bu tarz şeyler yazdığımı söylüyor, o "şey" olan "şey"in anlamını tanımlayamadan. bu sebeple sürekli bir tekdüzelik varmış satırlarımda. buna rağmen ben neden böyle şeyleri hala daha inatla yazıyorum bilmemekteyim.
bir gün uyanıyorum farklı gibi etrafımdaki her somut. önce odadan başlıyor, sonra sokaklar ve yollar boyu devam ediyor kafamdaki değişmişlik. bir noktadan diğerine sabit hız ve zamanla varıyorum sürekli de aklımın ivme eğrisi neden bu kadar kaymış çözemiyorum. sabitlere bağlanmışım mesela bugün eve dönerken bunu fark ettim. hergün aynı güzergah üzerinde, aynı zaman diliminde, aynı virajda ve aynı otobüs şerit ihlali yaparak yanımızdan geçiyor. aslında göz ardı ettiğim bütün aynılıklar ve değişmez benzeriklerden beni rahatsz eden tek şey bu. göz ardı ediyorum çünkü, yenilikleri ne zaman beynimde bütünleştirmek istesem eskinin izleri o kadar kendini belli ediyor kalın kabuklu bir yara gibi. o büyük kabuğu ve altındaki iltihabı söküp atmak için zaten olanların hepsini yeniymiş gibi kabullenmem şart.
ertesi gün bakıyorum etrafa. baş ucumdaki pencerede aynı gökyüzü. anlamıyorum bir türlü. bu kasabada her sabah koca bir bulut kütlesi ve yoğunlaşmış sis olmak zorunda mı? gözlerim ferfecir okur gibi ve sürekli etrafı kemiriyor sonraları. bu sefer de çok sıkıcı ve eskimiş görünüyor tüme dahiller. o anda kendimden usanıyorum, "neden" diyorum nesnesi eksik, cevap bulamıyorum...
30 günlerim böyle geçtikten sonra durum raporu gibi içimden tüm kopardıklarım bunlar. ben buradyım! bir başıma ve keşfedilmeye hazır. iki adım ötedeyim veya iskelede bağdaş kurmuş rüzgarlar içinden hastalık seçen salak tip. olmadı şu orta kahve'de elinde bir kalem ve altında keyfe gelmiş bir kağıt satırlar ereksiyonlayanım, kulağımda kulaklık ve merak eden garson kişinin bakışları hapsinde.
adresim ve izim belli şimdi benim. arayıp sormak isteyenlere açık ve net. ne kadar geri sarmak istesemde hayatımın belli başlı bir kaç anısını, çaresizlikten öldürmek en doğrusu gibi. ben bir kenarda duran insanım. konuşmak isteyen var mı?..
bir gün uyanıyorum farklı gibi etrafımdaki her somut. önce odadan başlıyor, sonra sokaklar ve yollar boyu devam ediyor kafamdaki değişmişlik. bir noktadan diğerine sabit hız ve zamanla varıyorum sürekli de aklımın ivme eğrisi neden bu kadar kaymış çözemiyorum. sabitlere bağlanmışım mesela bugün eve dönerken bunu fark ettim. hergün aynı güzergah üzerinde, aynı zaman diliminde, aynı virajda ve aynı otobüs şerit ihlali yaparak yanımızdan geçiyor. aslında göz ardı ettiğim bütün aynılıklar ve değişmez benzeriklerden beni rahatsz eden tek şey bu. göz ardı ediyorum çünkü, yenilikleri ne zaman beynimde bütünleştirmek istesem eskinin izleri o kadar kendini belli ediyor kalın kabuklu bir yara gibi. o büyük kabuğu ve altındaki iltihabı söküp atmak için zaten olanların hepsini yeniymiş gibi kabullenmem şart.
ertesi gün bakıyorum etrafa. baş ucumdaki pencerede aynı gökyüzü. anlamıyorum bir türlü. bu kasabada her sabah koca bir bulut kütlesi ve yoğunlaşmış sis olmak zorunda mı? gözlerim ferfecir okur gibi ve sürekli etrafı kemiriyor sonraları. bu sefer de çok sıkıcı ve eskimiş görünüyor tüme dahiller. o anda kendimden usanıyorum, "neden" diyorum nesnesi eksik, cevap bulamıyorum...
30 günlerim böyle geçtikten sonra durum raporu gibi içimden tüm kopardıklarım bunlar. ben buradyım! bir başıma ve keşfedilmeye hazır. iki adım ötedeyim veya iskelede bağdaş kurmuş rüzgarlar içinden hastalık seçen salak tip. olmadı şu orta kahve'de elinde bir kalem ve altında keyfe gelmiş bir kağıt satırlar ereksiyonlayanım, kulağımda kulaklık ve merak eden garson kişinin bakışları hapsinde.
adresim ve izim belli şimdi benim. arayıp sormak isteyenlere açık ve net. ne kadar geri sarmak istesemde hayatımın belli başlı bir kaç anısını, çaresizlikten öldürmek en doğrusu gibi. ben bir kenarda duran insanım. konuşmak isteyen var mı?..
Etiketler:
dışa vurum
5 Mayıs 2009 Salı
İçimdeki John Lennon
bana satırlarımı geri verin!
yalnız onlarlayken mutlu ve pürüzsüzüm ben.
bırakın bedenimi bir diğerlerinin sürüncemelerinde.
bir özüm ve çocuğum kalsın yanıbaşımda
ve bana gülümseyen.
tüm somutlar benden uzak olsun şimdi
ve bu cümleler
soyutuna kendinden öte değer biçmemiş
naçizhane biçarenin yakarışları olsun.
kendim için istiyorsam bu küresel köyden bir dilek hakkı
o da iyi insan olmaktan başka ne olabilir!
ancak henüz içimdeki john lennon bağırmaktan aciz...
yalnız onlarlayken mutlu ve pürüzsüzüm ben.
bırakın bedenimi bir diğerlerinin sürüncemelerinde.
bir özüm ve çocuğum kalsın yanıbaşımda
ve bana gülümseyen.
tüm somutlar benden uzak olsun şimdi
ve bu cümleler
soyutuna kendinden öte değer biçmemiş
naçizhane biçarenin yakarışları olsun.
kendim için istiyorsam bu küresel köyden bir dilek hakkı
o da iyi insan olmaktan başka ne olabilir!
ancak henüz içimdeki john lennon bağırmaktan aciz...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)