8 Ocak 2010 Cuma

İstenilen Düzey

Bölüm 9: İki Lafın Biri


Kimileri istedikleri şeyin ayaklarına gelmesini bekler sabırsızca. Bazı insanların öyle tılsımları vardır ki, istedikleri hakikaten de ayaklarına kadar kendini sürüklemiş olabilir. Böylesi insanlar hırs küpü ve hırçınlık yüklü olabilirler. Buradan da rahatça anlaşılır ki, insan ruhuna bulaşmış eksi yüklü iyonların çekim gücü çok yüksektir. Sırf bu yüzden pozitif yüklü iyonlar hep kötülerin kazandığına dair yalan bir prensibin ışığın ipi elden bırakmış, bir köşede sabırla isteklerinin olmasını beklerler. Sabır kimi zaman yerini öfkeye bırakabilir. İnsan sinirlenip iyimser artı değerlerinin bir kısmını yitirebilir ve böylelikle istediklerine bir şekilde ulaşabilirler. Her durumda kötü eksenine eğimli hayat grafiği istediklerini alır. Alır almasına fakat ne kadar sağlıklı ve sağlam bir gerçekleşme olduğu henüz netlik kazanmamıştır…

Her on eylemden sekizinin hayalen bile olsa içinde, her beş kurgunun veya buluşma anının üçünün olmasa da orta yerinde ve her iki laftan birinin adı geçmese bile akılda bir yerlereydi Büşra. Sürekli olayların içinde, insanların orta yerinde ve cümlelerin yarısında olmasını isteyen ise Furkan’dı. Çünkü biliyordu ki; o da olsa kendisi için aynı şeyi düşünürdü. Havaya kalkan kadehlerden birinin sahibi olmasını temenni ederdi mesela, midye tava yerken tabağın bir ucundan kayıntılanan da olabilirdi. Sorduğu sorulara cevap veren ve akabinde sorular sorup muhabbeti yönlendire de pek tabi Büşra olabilirdi. Kendi içine işletmeyi ne kadar reddetse de oluk oluk damarlarından kalbine ulaşıyordu Büşra Furkan’ın.

Tüm bunları yaparken sadece gülümsemesi yeterdi üstelik. Her tebessüme bir hayal payı bedavaydı Furkan’da. Yine de erkek gururu durmasını emrediyordu ona. Durmalı ve beklemeliydi. Niyeti olan Büşra zaten kendi ayakları ile gelirdi yanı başına. Usulca sokulurdu omuz hizasından gözlerinin ferine. Ilık nefesi ile tüm solunum yolları tıkanır ve sadece kendisinin solunmasını isterdi belki de. Yüzler birleşirdi, dudaklar kenetlenir ve vücutlar terler. Sonrası desen yeterlilik fazlası mutluluk… işte tüm bunlar için kendini durdurmaya değerdi.

Aklında harmanlarken tüm bu fikriyatları karşısında oturan Selen’in Adil hakkındaki açmazlarını sunduğu brifingi pek dinlemiyor gibiydi. İlk başlarda hoşlandığı Selen, Büşra sayesinde pek çekici gelmiyordu kısa bir süredir. Selen ise temcit pilavından kazanlar kaldırmışçasına hep aynı şeylerden bahsediyordu. Ana fikrin Adil’in sürekli Selen’i arayıp sorması ve akabinde Selen’in bu durum içerisinde kendini boğuluyor hissetmesi olduğunu kavrayan Furkan ani çıkışları haricinde pek fazla dinlemiyordu Selen’i. İki aşk yoksunu karşılıklı oturmuşlar sıradan bir diyalog içine dahi giremiyorlardı.

“Boğuyor beni Adil. Seyrek görüşelim diyorum, olmuyor. Ne yapacağım ben?”

Güzlerini son yarım saattir zorlayarak ittiği yerden Selen’in yüzüne çevirdi. “Şimdi Büşra olsa madem boğuluyorsun o zaman sal ipleri’ derdi.” dedi konudan bağımsız bir şeylerden bahsediyor gibi.

Sinirinden gülüyordu Selen. “Sıçtırtma şimdi Büşra’nın bacağına!.. Hem nedir bu ara senin her iki lafından biri Büşra!”

Selen’e yalan söylemek hiç işine gelmiyordu. Söylediklerinin altından çıkardı anlam sebebiyle yüz kızartıp kekelemeye başladı. “Çünkü Büşra o! Bir başkası değil.” Dedi ve o durumda kurulabilecek en saçma cümleyi de kurmuş oldu.

“Furkan! Yoksa sen!”

İyice utandı Furkan. “Evet ben hoşlanıyorum Büşra’dan! Duydun rahatladın mı?”

Keyfi yerine geldi Selen’in. Gülümsüyordu yine Furkan’ın sayesinde. “Geldi tabi. Hatta aklıma Büşra’nın kalelerini zapt etmek için hain planlar bile geldi!”

“Aman kalsın senin hain planların! Ben kendi işimi hallederim. Hem zaten gelmek isterse Büşra bana gelecektir. Yapacak da pek bir şey yoktur.”

“Bok yoktur! Beklersin sen daha durakta. Sonra alır bir otobüs gider, mal olur karılsın egzoz dumanına bulanıp!”

Sadece iki cümle yeterli oldu Furkan’ın reflekslerinin uyanmasına. Birkaç saat içinde toparlanan ve her zamanki gibi alkol deneyimlerine bir yenisini ekleyen arkadaş grubu içindeki şeytanın yeniden uyanmasına yeterli bir sebep oldu. Ortam içerisine dışarıdan sadece bir günlük katılan herhangi birinin Büşra’ya olan yakın ilgisi bir anda Selen’in teorilerini doğrular bir hal aldı. Kimliği alkolden bilinmez bir adam Büşra’ya gittikçe daha fazla yaklaşıyordu. İster istemez müdahale isteği doğuyordu Furkan’da. İlgisinin tek sahibi olan kız başkasının ilgi kapsamına ilerliyordu. Selen’in söylediklerini düşündü Furkan. Beklemenin manasızlığını. Önce Büşra’ya baktı gitme vaktine yakın, ardından Selen’le kurdukları göz teması ile kimliksiz kişiyi saf dışı etmek gerekliliğinin anlaşmasını yaptılar aralarında. Büşra’yı eve bırakmak için iki adaydan aslında tek olanı Furkan oldu bu sayede.

Yol boyunca akıllarına gelen tüm gülecek mevzular hakkında usanmadan konuştular. Orta mesafeli yürüyüş istikametlerinde konuşulacağından daha fazla malzeme sarf ettiler tek seferde. Gülüyorlar, güldükçe daha da eğleniyorlardı. Tüm bu keyifli dakikalar Büşra’nın evinin önüne kadardı. Kapı ağzında daha fazla beklemenin anlamsız olduğunu ve zafere ulaşmak için atılım yapmak gerektiğine inana Furkan Büşra’nın iki elini iki eliyle tuttu. Beklemenin Büşra’yı getirmeyeceği kanaatindeydi artık Selen sayesinde. Heyecanlandı. Heyecanı ellerinin titremesinden Büşra’ya da yansıdı. Kendini kastı biraz ve tek seferde söylenecek sözleri döküverdi ağzından.

“Sen diğerlerinden çok daha özelsin. Bunu unutma!...”

6 Ocak 2010 Çarşamba

Sebeb-i İadet

;7 yaşındayken içine oturtulduğu kum havuzunda, yanındaki arkadaşının da yardımıyla yapması beklenen kumdan kaleyi yapmadığı için kum kovasıyla başına vurulması değildi sebep

;9 yaşındayken karşıdan karşıya geçirmek için tuttuğu annesinin parmağını bırakıp da hızlı bir şekilde koşmaya başlaması sonucu kendisine hızla çarpan araba değildi sebep

;15 yaşında girdiği lise sınavlarında ihtiyacı olan puanı alacağı yerde, "0" çekmesi değildi sebep

;18 yaşında bekaretini aldığı kız değildi sebep

;22 yaşında sigaraya başlaması değildi sebep

;25 yaşında olası değildi sebep

;27 yaşında olması olabilirdi sebep

Ama o kadar yaşayamadı:

Öldü.

Çünkü düşündü.

5 Ocak 2010 Salı

Ağaçkadın

Kadın ağacın dibine kadar gidiyordu. O kadar ki canını yakıyordu ağacın kabukları, dalları. Kadının canını… Çıplaktı kadın. Çırılçıplak… Çıplaklıkla çırılçıplaklık arasındaki fark neydi? Hangisi daha estetikti? Yoksa ikisi de değil miydi? Bomboştu ağacın etrafı. Bir kadın ve bir ağaç vardı yalnızca. Hatta denilebilirdi ki tek bir ağaçkadın vardı orada. Görenler böyle demeliydi, ama yoktu ne gelen, ne de giden.

Kadın oraya nasıl gelmişti? Ne getirmişti kadını o koca, yaşlanmış ağacın yanına; ne ile/ kim ile gelmişti? Etrafta soracak kimse yoktu. Kadının öğeleri bulunamıyordu… Bu bir masal değildi ağaç konuşsun; pembe dizi değildi, kadın kameraya dönsün onu dinleyen yetmiş milyon izleyiciye anlatsın yaşadığı ne varsa… Neydi bu? Merakımızı kim giderecekti? Kadın susuyordu. Çıplaktı ve susuyordu. Tek bildiği susmaktı bu kadının. Yazar birinci paragrafta kadınla ilgili yazması gereken belki de en önemli şeyi unutmuştu. Kelimeler vardı kadının vücudunda. Kimisinin üzeri defalarca karalanmış, tekrar yazılmış, tekrar karalanmış… İsimler vardı: Ali, Ahmet, Ceyhun, Hüseyin, Hatice, Begüm… Kadın susuyordu ama anlamlı cümleler oluşturulabilirdi kadının vücudundaki kelimelerden. Ama kim uğraşacaktı şimdi. Karanlıktı.

Bomboştu etraf… Nasıl gelmişti kadın buraya? Geleceği son nokta mıydı burası? Yoksa gideceği başka bir yeri var mıydı? Etrafta ne bir yol, ne bir iz vardı… Belli ki kadın, kadın çok acılar çekmiş olmalıydı. Hayır çok acılar çekmiş olamazdı kadın, olsa olsa çok acı çekmiş olurdu. Ama öyle kadınlar vardı ki hep çok acılar çekmiş kadınlardı! Belki de bu kadın o çok acılar çekmiş kadınlardan kaçmıştı? Kaçışı, akla direkt gelen bir aşk acısından değildi belki de. Belki kadın aşktan vazgeçeli çok olmuştu. Belki ilk kez bir ağacın dibine o zaman varmıştı. Ağacın büyüklüğü vazgeçirmişti belki onu, ya da içindeki aşktı onu yürümeye tekrar iten.

Kimdi bu Allah’ın cezası kadın? Nereden gelmişti? Nasıl açıklanırdı bu durum? Nasıl betimlenirdi ki? Hayatta aşktan başka elzem bir konu yokmuş gibi aşka bağlanamazdı ya bu yazı da. Bir girişi vardı belki evet ama sonucu olmamalıydı. Aşk olmamalıydı bu sefer. Başka bir şey yaralamalıydı kadını! Aslında kadın belki de hiç yaralı falan değildi. Neden yalnız bir kadın yaralı olsundu ki? Kimin dillerimize, gönüllerimize pelesenk ettiği basmakalıp düşüncelerdi bunlar? Allah onların belasını versindi. Yazar mişli geçmiş zaman ekini kullanmayı sevmiyordu. Aslında yazar birçok şeyi sevmiyordu. O dili geçmiş zamanların yalancısıydı. Saklambaç oynuyorlardı belki ve o da saklanmak için bu ağacın dibini seçmişti. Kadın çıplaktı ve saklambaç oynuyordu ha? Belki de çıplak oynanan bir oyundu onlarınki. Olamaz mıydı? Olamazdı.

Kadın kendisiyle ilgili bir şeylerin olduğunu fark etti. Gittiği her yerde suskunluğundan dem vurulmuştu zira. Bu artık son olacaktı. Vücudundaki kelimeleri yokladı ve söküp aldı kelimeleri yerlerinden. Söktüğü her bir kelimeyi düzgünce yerleştirdi toprağa. Şöyle yazıyordu toprakta: bir rahat rahat işeyemeyecek miyim ben yahu?

İşeyemeyecekti. Tepesinde bir yazar olduğu sürece asla işeyemeyecekti.

İtiraf

Aslında buraya yazar olarak girmeyi teklif ettiğimde kafamda bir şey yoktu ama dedim ki kendi kendime "Ulan gireyim de fitili ateşleyeyim, elbet bir dinamit patlar." Fakat bir türlü o dinamit patlamadı ve ben bir türlü istediğim estetiğe sahip bir yazı yazamadım. Bunun ezikliğini hissediyorum.

Mesela kendi bloğuma kısa kısa, kendimden bir şeyler karalıyor ve oranın öyle ya da böyle güncellenmesini sağlıyorum. Ama buraya o şekilde şeyler yazmak istemiyorum. Elim ve içim el vermiyor bana bu konuda. İstiyorum ki, adı "Hikayeden Blog" olan bu bloğun kendisi de bu tarzdan eserlerle dolsun. Gerçi Ferit, dışavurum, içedöküm gibi işlerine de bakıyor buranın ama ben bunlara dönmek istemiyorum. Zira bunun için kendi bloğum var en nihayetinde.

Birçok konuda yeteneksiz olduğumu bilsem de yine de yazabilirim sanıp kendi kendimi göt edişimin bilmem kaçıncı yıldönümüdür bugün. Yıldönümlerini genel olarak sevmem, o nedenle de bunu yazayım dedim.

Öptüm, muck!

Ekleme: Farkında olmadan yeni yılın da ilk yazısını yazmışım. Kendimi kutluyorum. Hatta şimdi aklıma geldi de Ocak ayının ilk haftasını "Kutlu Yorum Haftası" olarak kutlayalım. Evet, bence de çok zekice bir fikir.

27 Aralık 2009 Pazar

Dışa Vurum

Kış mevsimini sevmememin nedenini anladım. Olanından daha fazla tek başınayım bu kesin. Kendi hayatımı mevsimlere göre bölük pörçük ediyorum. Baharda umutluyum, yazda kalabalık, güzde yenilikçi ve kışta yalnız… Bunu kendime anımsattığım iyi oldu aslında. Ben kışın kimsesizim ve buna şahit yine bir tek benim…

Saray Bosna’da kellesi hedef bir Müslüman olsam
Afrika’da İngiliz sömürüsü bir madenci,
Ortadoğu’nun herhangi bir yerinde Amerika’ya kukla bir kürt,
Latin Amerika’da sömürenlere kafa tutsam,
Avrupa’da dinleri karalasam veya
Çirkinleştirsem tüm mezhepleri,
Irkçı bir alman olsam,
Kibirli ve acımasız bir Musevi,
Zengin ya da fakir olsam dünyanın fark etmeyen bir yerinde
Adım müzik olsa
Ve her dilde başka bir ismim olsa.
Daha başka ne isterim…


Bu hayatta herkesin bir mazereti var bana karşı. Selam verdiğim herkes dünya işlerinden bana karşılık vermeye fırsat bulamıyor. Sonra ben selam vermeye dahi korkar oluyorum. Eziliyorum onca insana benzemediğim için. Güvensiz davranışlara isyan ediyorum. Kötü o yapılanlar. Nerede kaldı koşulsuz güven, sağduyulu yaklaşım, insanı kazanmak…

İçten içe kanıyorum. Herkesin aynı oluşu ve bir benim böyle düşünmem canımı yakıyor. Beklide bu yüzden kimse beni kabul etmiyor yanına. Biliyorum. Herkes seviyor. Ama kimse yanına yanaştırmak istemiyor. Ben iyiymişim. Madem iyiyim o zaman neden bu dibimdekinin bana olan mesafesi?

Anlatmakta yetersiz kaldığımı biliyorum. Mağdur olacağını bildiğim herkese yardım etmek istedim. Ama cüzam satıyormuşum gibi herkes kaçtı. Anlam veremedim bir türlü. Sordum nedenini, dedim ki; biz böyle değildik, herkes biliyor doğru olan yardımcı olmak, peki ya neden?.. Cevap yok.

Herkese benzemekten korkuyorum. Onlar gibi olmaktan, eğer böyle olacaksa ben yalnız iyiyim.

Tüm bu cümleleri bile yazarken huzursuzum. Aslımı inkâr ediyor gibi hissediyorum. Kanıyorum, korkuyorum, sanırım deliriyorum…

14 Aralık 2009 Pazartesi

Oyun

ferit:
*sanki yok gibi tüm varolanlar...
*başımın üstündeki saat bile kendini kaybetmiş gib...
*duardaki resimler soluk
*hava desen kapalı ve güneşşe aç
*sanki bygünden tezi yok uzunca yoıllar yağmura ve bilimum doğal afete teslim olacak tüm dünyem...
*o zaman bir şeyler yapmalı tüm tepkileri geldikleri yere şurtlayacak
*ama ne?*
seçil:
*sanırım şu çalan telefondan kurtulmalıyım önce......
*kapat hatta at gitsin
*ne değeri varki arayan anlayan olmadıktan sonra.....
*sonra sonrasını bilmiyorum şimdilik????
*doğrul yavaş yavaş..*
ferit:
*aklıma tartuffe geliyor nedense...
*sahi ya o koca rahip nasıl aşık olmuştu sokak fahişesine?
*ne denli bir sevgiydi onunkisi...
*benimkisi...
*bugün acaba tüm dualarım, oruçlarım adaklarım ve hatta doğruğum günden bu yana ettiğim tüm ibadetlere kapansam...
*döner dolaşırda yine güzelliği olur mu bir başkasının gülcemalinde?
*bunları düşünmek aşırı yersiz aslında...
*hani yersin de değil
*zamansız
*öncelikle gökyüzünün mavisine kavuşmalı ya...
*ama nasıl?*
seçil:
*bu kaddar yersiz ve bu kadar zamansızken bu alemde gökyüzü çok mu gerçek kaldı??
*önce ben nerdeyim bunu bulmalıyım sanırım....
*bi hacmim varmıki dışardan bakan herkesin gördüğü ama anlamsız
*içeri bakmaya çalışan bir iki kişiyeyse tüm kapıları kapadığım
*ben, şimdi ,burda, ve bu kanepede gerçek miyim??*
ferit:
*yaylar var...
*duvar gayet fıstık yeşili...
*perdeler dumandan islenmişler gibi...
*çevremdeki her şey eski şimdi.
*böyle bir nbakıyorum diyarıma
*baktığım her yerde sabitlerine mahkum bir sürü obje...
*sürreal olmalı bence somutun içinde o zaman
*oda kırmızı olsa
*maviden anlamsız şekillernirmeler kondursam asma tavana
*oynasam onlarla
*bir heykel yapsam
*ya da bir tavşan
*sevimliyim bugün
*tavşanlar güldürüyor beni
*çiçeklerle dolu yeşermiş bir hayal bahçesi edinsem ya şu kürüsel ısınan dünyada
*tek bildiğim kanepem olsa sırtımı üstüne yasladığım
*umut ederek gerçekleştiremediklim ya bunlar
*bir şeyi umut ediyorsan ve o şey gerçekleşmiyorsa sen gerçeksindir*
seçil:
*o zaman ben bu sevimsiz obje
*o tavşanın yanında sırıtmazıyım
*ya da onun sevimliliğini yanında benim hiçliğim kayıp mıo lurdu
*aslında başlasam her güne yeniden
*bigün duvar kırmızı olsa bir gün kara
*ya ad turuncu
*hatta umut ettiğim etmediğim herşeyi arka cebimdeki cüzdanla kaybetsem
*ne dersin bütün anlamsızlığım o cüzdanla kaybolur düşermi bi garibanın cebine
*o da bütü yarımlıklala hayat oynamaya mı başlar bıraktığım cadde kumarhanesinde
**
ferit:
*sonunda bülent ortaçgil kıvamına geldim...
*bugüm ruhum haylaz bir çocuk caddeler boyu koşturan
*bahçeler olsa etrafımdaki kat kat evlerin aralarında gider meyve çalardım her birinden..
*benimle oynar mısın? diye mırıldanırdım her daim adımlarmın topuk seviyesinden
*o zaman bırakmalı ya bu kasvetine gebe ev ortamını
*gündüz gereksinimlerini yerine getirip sokağa çıkmalı
*belki tek nefeste dağıtırım bütün bulutları
*insanlar bulurum
*derşm
*benimle oynar mısın*
*sonra her birimiz hayallerimizin ardına koşar gibi asılırız bir uçurtmanın kuyruğuna...*
seçil:
*uzatırım o zaman elimi
*tut derim tut
*ya bana uzanan elin ucunda beyaz sakallarıyla noel baba ya da yeni dişime bırakacağı armağanıyla diş perisi
*o zaman ben bu kadar hayalsizken hayaller içinde
*biri de beni tutup ayağımdan indirir mi gerçekler alemine
**
ferit:
*sokaklar insanı kendine getirir diye boşuna dememişler
*karamsarlıktan sıyrılmanın ne kadar kolay olduğunu öğrendim bugün
*bunun için yaptığım tek şey sadece yürümek
*yürüdükçe etrafı seyredip gülümsemek
*bulutlar aralanıyor mu ne?..
*kimseye vermem bu galibiyet hakkını eğer mavi gök kendini gösterecekse bugün
*bu benim zaferimdir!
*hiç kimse konmaya kalkmasın umutlarımla ışıttığım dünyanın güzelliklerinin üstüne sömürürcesine
*o güzellikler benim!
*ki aslında saldırmaya gerek yok
*bende mutluluk ve umut paylaşabildiğim kadar..*
seçil:
*o zaman gel tut elimi uçalım tekrar göklere
*zaten aralanmış bulutlar
*kalanı da biz dağıtalım
*sonsuz maviliğin üzerinden geçelim
*hatta bak el salla titaniğe
*gidelim alalım hakettiğimizz mutluluğu
ferit:
*paylaşmalı ya tüm mutluluğu...
*umudu...
*kimden başlasam acaba...
*aaaaaaaa!...
*hüznü gözlerinin arkasında duran bir kız geçiyor yolun bir başından...
*sanırım en çok onun ihtiyacı var mutluluğa...
*üstelik sürekli de gökyüzüne bakıyor benim gibi
*en güzeli sırıtarak yaklaşmak...
*"selam... elimde fazldan paylaştırılmak üzere biriktirilmiş mutluluklar var... hatta yanında kreması umutlar... yüzünüz düşük malum belli bu... arıyorsunuz her yerde huzuru... eğer isterseniz paylaşmak isterim ben tüm bu elkimde olanları... adınız neydi?"

Not: Msn üzerinden anında kurmacalı hikaye denemsi iin Seçil'e teşekkürler. Gerçekliği bozulmaması için hiç bir imla hatası ile oynamadan servis ediyorum. Afiyet olsun...

9 Aralık 2009 Çarşamba

İstenilen Düzey

Bölüm 8: Tut Şu Kanepenin Ucundan

Dünyaya herkesin baktığı çerçeveden değil, azınlıkların baktığı küçük kapı aralıklarından bakmak bile insana yeterince farklılık ve üstünlük sağlayabilir. Üstelik eğer kişi herkesin baktığı çerçeveden oyuklara giden yolu tercih etmiş ise. O zaman kişi harmanlanmış ve iki sadece kendini bilenin ortasında her birinden bağımsız ancak özü her birine uyumlu bir monte olur. Karanlık nasıl uçsuz bucaksız bir körlük ise, aydınlıklardan taraf değiştirerek karanlıklar içinde gezenler kendi oluşturdukları grileri ile o kadar hayat bulurlar karanlıklar içinde. Bu sebeple siyah ve beyaz sadece insanın doğuşunda var olmuştur kabul edilir. İnsanlar saf değiştirmişler ve griler peyda olmuşlardır. Siyah ve beyaz insan eğer grileşmemiş ise harikuladedir. Gri ise asla vazgeçilmeyendir, hep göz önünde olandır. Standart bir insan topluluğu içinde siyah veya beyaz belirsiz zaman aralıklarında hükümlerini sürdürürler. Her iki hükümdarlık süresi içinde ise gri her daim normalliği temsil eder ve o topluluğun tabusu konumundadır. Kimse farkında olmasa da bilinçaltına hükmeden renk gridir.

Kimsenin ilgisi ile daha fazla ilgilenmemeksizin, sadece ay başlarında kazanacağı paranın derdinde geçiriyordu Furkan günlerini. Mesai saatlerine dahil ne kadar insan var ise aslında hiç biri yoktu. Furkan yaptığı işin gereği olarak kullanıyordu herkesi. Bu sırada ilk günden şimdiki zamana değin geçen süre içerisindeki ani davranış değişiklikleri lakabını deli yapmaya yetmişti bile. Herkesin bir sıfat ile ödüllendirildiği toplu çalışma ortamlarında Furkan en dengesiz olarak layık görülmüştü bu deli sıfatına. İş iş işlediği dairesinden kimse yeni hayatına nail olmadığından bunca soğukluk ve popnun kalkış taksimleri herkesi neredeyse çileden çıkarıyordu. Çalışkanlıkla bir defa övülen kişiler nasıl tembellikleri ve tutarsızlıkları ile bin defa yerden yere vuruluyorsa, Furkan adının geçtiği her sohbette yerin bir kat daha dibine itiliyordu. Furkan’ın tüm olanları umursamaması ise değişen davranışlarının açık bir neticesiydi. Şimdiye kadar mutlaka bir olay çıkmalıydı neredeyse kulağının dibinde edilen laflar yüzünden. Ancak Furkan bunca hakaret sahibini gereksiz ve basit bir insan topluluğu olarak değerlendiriyordu. O’nun yeni ve eskilerinden çok daha mühim dostlukları vardı artık.

İşte o dostlukların bütünü için her daim para muslukları açılır, dert keder ortaklığı yapılır ve arkadaş arkadaşın pezevengidir bilinci ile her şey yapılabilirdi. Bunların hepsini tek kalemde olmasa da belirsiz zaman aralıkları ile yerine getiriyordu Furkan. Son defasında evini emanet ettiği Adil ve Selen’in yediği ev sahibi baskını yüzünden evini değiştirmek zorunda kalması bile Furkan’a zerre koymamıştı. Hatta ev sahibine kafa tutup arkadaşlarını sahiplenmenin doruklarına ermişti. Nedensizce savunduğu bu insanlar ne kadar kadir kıymet bilmeseler de elleri içinde tuttukları Furkan gibi bir fırsatı kaybetmemek için evini taşımak için yardım sözü vermişlerdi. Isınmaya yüz tutmuş ve yerini bahara bırakmak için uygununu bekleyen bir kış gününde ise sadece Furkan, Adil, Selen, Esra, Nazan ve beklenmedik bir ilgi gösteren Büşra vardı evi taşımak için söz verilen saatte Furkan’ın yanında olan.

Usulca tüm ev gereçleri kamyonete yükleniyordu. Fazla eşyanın olmaması avantajdı herkes için. Adil ve Selen vefa borcu ödercesine kendilerini amele gibi çalıştırıyorlardı. Furkan’a borçlanmışlardı nihayetinde ve ellerinden gelse kimseyi çalıştırmayacaklardı. Onlar bir tarafta çalışadursunlar, öte tarafta Furkan Esra ve Büşra ile sessiz bir sohbet içindeydiler. Birbirlerinin hayatını deşifre ediyorlardı her yeni cümlede. Böylesi daha kolaydı karşılıklı birbirine ısınmak için. “Sen çok farklısın.” dedi bir anda Büşra Furkan’ı hedef alarak. “Anlattığın her şey bizden başka. Seni normal zamanda görsem sokak serserisi veya kıro biri zanneder yanaşmazdım bile. Sadece birkaç ayda bu kadar değişim hem hayret edici hem de takdir edilesi bir durum.” diye ekledi cümlesinin sonuna güzel bir gülümseme ile.

Gülümsedi Furkan’da o güzel yüzün etkisi ile. Yıllar sonra kitap okumaya başlamanın etkisinden midir nedir eski günlerinden değişik hareketler ve vurgular kullanarak konuşuyordu. “Ben tamamen değiştim diyemem. Farz edelim ben iki zıt renkten biriyim. Bir renkten diğerine geçmek nasıl imkansız ise benimki de öyle aslında. Geçmişimden kalan etkiler ve handikaplar halen daha içimde. Ben kendimi daha çok iki zıt rengin birleşiminden oluşan ara renk olarak görüyorum.”

Etkilendi Büşra Furkan’ın anlattıklarından. İşvelere büründü. “Nedir handikapların mesela? Ben öğrenmek isterim.” dedi.

Hiç hesapta olmayan elektriklenmeler oluşmaya başlamıştı sohbet içinde. Nasibini alamayan tek Esra vardı ve bu durum hiç hoşuna gitmiyordu. Şanslıydı ki, yüklemenin tamamlandığı uyarısı geldi ve elektrikler bir süreliğine kesildi. Esra’nın Furkan’a olan ilgisi tomurcuklanmıştı sonunda.

Her yer her yere yakın olduğu için bu şehirde eşyaların gideceği mesafe o kadar da uzak değildi. Aslında yeteri kadar insanla gayet kolay elden ele ve imece usulü taşınabilirdi Furkan. Üstelik böylesi daha ucuza gelirdi. Azıcık süren yolculuk ardından Furkan ve ardına taktığı tüm arkadaşları durumun vahimliğine söverken uzaktan belirdi ekibin geri kalan diğer üyeleri. Ellerinde siyah poşetlerle koşar adım geldiler kamyonetin yanına. “Bizsiz taşınma olmaz!” dedi içlerinden bir tanesi. Furkan’ı kenara itti ardından ve Furkan hariç herkes bir çırpıda taşıyıverdi eşyaları. Furkan’a ise içinden şişe sesleri gelen bir dolu poşeti eve çıkartmak kaldı.

Hiç hesapta yokken ortaya çıkan bu insanlar eski ev boşaltılırken haklarında tasarlanan tüm fikirlerden azat ettiler ucundan tuttukları tek bir kanepe ile. Hiç hesapta yokken hayatlarına giren bu gri renkli adamı bu kadar benimseyip yardım edecekleri akıllarının ucundan bile geçmezdi azat edilmiş herkesin. Karma bir mantıkla döşenen ev aniden bir parti ortamına dönüştü bile. Sonuçta herkes en iyi bildiği şeyi yapıyordu. Herkesin en iyi bildiği şey ise alkol tüketimiydi.

Herkesin tek noktada buluştuğu şey, nerede olursalar olsunlar veya ne yaparlarsa yapsınlar sonucunu alkole dair bir eylem ile neticelendiriyorlardı artık. Bahane olan Furkan’ın taşıdığı ev ise yorgunluğun atılacağı alkolik bir hareket ile gayet kolay sonuca uygun bir eyleme dönüşmüştü bile. Yine herkes sarhoş ve grup içindekiler sevişmeye meyilli kıvama gelmişlerdi. Aşırı yakınlaşmalara iç geçiren Furkan’ın canı sevişmek çekse de bunu o an sohbet ettiği Büşra’ya söyleyemezdi daha birkaç cümlede.

“Handikaplarım var diyordun. Anlatsana hadi.” dedi Büşra.

Elindeki şişeden bir yudum daha aldı Furkan ve tereddüt etmeden konuşmaya başladı. “Mesela bu Selen ile Nazan’ın arkadaşlıklarını ben anlayamıyorum. Biri Adil’in eski, diğeri yeni sevgilisi. Bu nasıl oluyor da oluyor ben kavrayamıyorum bir türlü. Yani bunlar hep üç kişi geziyorlar ya, bu Nazan nasıl tahammül ediyor bunların bu yapışık hallerine. Çok mu melek bu kız? Ya da diğerleri çok şeytan ki Nazan’ın gözünün içine bakarak bir saattir öpüşüyorlar.”

Dudağını büktü Büşra. Önce bir köşede Esra ile sohbete dalmış Nazan’a baktı, sonra tam karşılarında nefessiz öpüşen Adil ve Selen’e. Dudağının ucuna birkaç cümle geldi ve çekindi söylemeye. Gevelemeye başladı.

Furkan Büşra’nın ağzında ıslanmaya hazır baklayı fark etti. “hadi söyle laf çevirmeden!”

İnceden dudaklarını ısırdı Büşra ve alkolün verdiği gaz ile konuşmaya başladı. “benden duymadın bu söylediklerimi!.. Geçen Nazan anlatıyordu Esra ve bana. Rüyasında Adil ile beraber kumsalda konuşuyorlarmış. Sonra ne olduğunu anlamadan öpüşmeye başlamışlar. Derken sevişmeye…”

Gülümsedi Furkan. İçinde kaynayan çift gözlü tencerenin bir yarısında haklılığının hazzı, diğer yarısında ise gelecekte olacakların merakı vardı…