15 Ocak 2010 Cuma

Fiziksel Aşk

Meryem V=50 m/s hızla 200m uzaklıktaki Alper’in evine doğru gidiyordu. Alper ve Meryem İlkokul arkadaşlarıydı. Meryem o zamanlar Alper’e; Alper’in yakın arkadaşı ise Meryem’e âşıktı. Yıllar sonra kader onları bir koordinat sisteminde buluşturmuştu. Meryem y, Alper ise x ekseninde çalışıyordu. Sinüslerle ve kosinüslerle çarpışmaya dayanamayıp kendi problemlerini kurmaya karar vermişlerdi.

Meryem t=5 saatte vardığı Alper’in evine geldiğinde çok heyecanlıydı. Kalbinde pascal pascal basınç vardı. Zile bastı, Alper t=2 saniyede kapıyı açtı ve aralarındaki kinetik sürtünme katsayısı 15 olan bir sarılma yaşandı. Kinetik sürtünme katsayısının on beş olması bu genç taze sevgilinin birbirlerini çok özlediğinin göstergesiydi.

Birazdan salona geçtiler ve Alper Meryem’e, X=200m uzaklıktan V=50m/s hızla buraya t=4 saatte gelmen gerekirken neden t=5 saatte geldin aşkım diye sordu. Meryem, yolda V=20m/s hızla ters yönden gelen bir araçla (araca henüz isim verilmemişti ama ya A, ya B, ya da C,D olacaktı, kaçarı yoktu) aralarında ufak bir problem yaşandığını ama önemli olmadığını söyledi. Alper sorunun ne olduğunu sordu Meryem’e. Meryem, bırakalım da problemi bari biz çözmeyelim aşkım diye karşılık verdi.

Alper ve Meryem, Meryem eve geldiğinden beri evden dışarı çıkmamışlardı. Bütün günlerini evde geçiriyorlardı. Meryem Alper’e kâh V=5m/s hızla tezgâhla 0,2 saniye etkileşimde kalan yumurtalar kırıyor, kâh V=1cmküp demlikte ona çay demliyor, kâh yerleri viledayı parkelere sürte sürte temizlik yapıyor kâh pencereden aşağıdaki bakkala m=1 kg ağırlığındaki sepetini h=20 m yükseklikten aşağıya bırakıyordu.

Meryem en çok sürtünmeyi seviyordu belli ki, ya da doğa gereği öyle olmak zorundaydı.

Meryem ve Alper bir gün salonda oturmuş televizyon izlemez birbirleriyle eski günlerinden konuşurlarken, Meryem koltukta bir ileri bir geri, bir ileri bir geri hareket ediyor, koltukla arasındaki kinetik sürtünme kat sayısını hesaplamaya çalışıyordu. Alper ise ağzı açık ayran budalası gibi, en saf âşık haliyle Betül’ü izliyordu. (Meryem=Betül) Gözleri Betül’ün aşkından başka bir şey görmüyordu belli ki, bu yüzden Meryem’in bu tuhaf hallerini anlamaması normaldi.

Hey hat, aşk fizik kurallarına karşı gelmiş ve Meryem ve Alper ufaktan birbirlerine sokulmaya, dokunmaya ve akabinde dudakları birbirlerinin dudaklarına değmeye başlamıştı. Bu noktadan sonra Alper ve Meryem’in gözlerini kapatması ve bundan sonraki her hareketi el yordamıyla gerçekleştirecek olmaları kaçınılmazdı. Bu da aşkın kanunuydu.

Öpüşme t=3 dk kadar sürdükten sonra dudaklarından başka uzuvları da harekete geçince Meryem’i n altta, Alper’in ise Meryem’in üzerinde olduğu bir pozisyona geçtiler. t=2 dk kadar zaman geçtikten sonra Alper bir şeylerin ters gittiğini nihayet anladı. Meryem bir yandan Alper’le öpüşürken bir yandan homur homur bir şeyler söylüyordu. Alper t sn olmadan çekti dudaklarını Meryem’in dudaklarından. Meryem: V= 25 m/s hızla yatay ve sürtünmeli bir yolda hareket eden Alper, Meryem’e F=10 N’luk (N=Newton) kuvvet uygulamaktadır, aralarındaki kinetik sürtünme katsayısı 25 ise Fnet kaçtır? V çarpııı...

Alper t=2sn’de Meryem’in üzerinden kalktı ve ev kendi evi olmasına rağmen V= ışık hızıyla Meryem’i orda öylece, sırt üstü bırakıp gitti.

Meryem ise hala problemi çözmeye çalışıyordu gözleri kapalı….

14 Ocak 2010 Perşembe

kahraman yazar

Herkesin uyuduğu bir vakitte odasının önce perdesini daha sonra penceresini açmıştı. Ürkek bakışlarla sigarasını yaktı. Bir yandan etrafı kolaçan ediyor, hala uyumayan evlerin yanan ışıklarında kendisine doğru bir hareket belirmesin diye tanrısına dua ediyordu. Her sigara içişinde düşündüğü gibi sigaranın kötü bir madde olduğunu ve en kısa zamanda bırakmak gerektiğini, hatta bundan sonraki paket bittiğinde azaltacağını düşünüyordu.

Akşam gelen telefona canı sıkılmıştı. Aslında canını sıkan gelen telefon değil, telefondakinin ufacık gereksiz bir cümlesiydi. Telefonu kapattıktan sonra sinirden gözleri dolmaya ve akabinde hiç şaşırtıcı olmayacak bir biçimde ağlamaya başlamıştı. Siniri kendisineydi ağlayanın. Ağlayacak bir şey yoktu hâlbuki ortada, can sıkacak, düşünecek…

Odanın içerisinde bir yandan volta atıyor bir yandan sessizce ağlıyordu. İçinden sabah uyandığında gözlerinin güzel görüneceğini düşünüyordu. Ağlayınca gözleri şişiyor, sabah uyandığında kendisini aynada güzel buluyordu. Sadece kendisi değildi gözleri şişken onu güzel bulan, biraz da onlar için ağlıyordu. Ağlamaların ve kendi iç çatışmalarının sonu gelmeyeceğini düşünerek uyumaya karar verdi. İki ağladı, bir düşündü, iki ağladı bir düşündü… Sonra aniden fırladı yataktan. Böyle olmayacaktı, böyle yapmamalıydı, böyle olmaması gerekirdi. Başarısızlıklarının sebebini yükleyecek bir insana ihtiyacı yoktu.

Güçsüzse de, başarısızsa da, zayıfsa da kendisine ait olmalıydı bunlar. Bir insanın yüzünden olmamalıydı. Hayatını karartamazdı bu götten bacaklı insan. Başarıları da başarısızlıkları da onun olacaktı. Bencilceydi. Ama yıllardır okumak zorunda kaldığı kitaptaki yazar da öyle demiyor muydu insan denen canlı için: insan doğası gereği bencildir. İçi rahattı hem teoriğe hem de pratiğe uyan bir davranışta bulunuyordu şu an. Odasında kendisine iyi geleceğini düşündüğü şeylere odaklandı, kitap okudu iki satır, müzik dinledi, internete girdi, komik yazılar okudu, güldü, bir iki satır sohbet etti arkadaşlarıyla karşılık bulamasa da. Egosu arada sırada görevini başarıyla yerine getiriyordu kahramanın. Kahraman?

Yazar karakterinin baş ve tek oyuncusuna kahraman diyordu. Ne kahramanlığını görmüştü ki? Yoksa yazar mı kahramandı. Kahraman mı yazardı yoksa. Ortada bir yazar mı vardı? Ona göre ortada ne bir kahraman ne de bir yazar vardı. Sahi neden yazarlar kahramanlarına kahraman der? Bak o da söyledi şimdi.

Bir insana değer vermek yalnızca onu büyütüyordu kişinin içinde diye düşündü, büyütülen büyüteni tanımıyordu belki de. Değer verdiğini içinde büyüttükçe kişi kendi kayboluyordu göz göre göre. Hiç gereği yoktu. Böyle insanca duygulara hiç gerek yoktu.

8 Ocak 2010 Cuma

Portakal Suyu

Portakal
ortaka
rtak
ta
.

+

Suyu.

Afiyet olsun.

İstenilen Düzey

Bölüm 9: İki Lafın Biri


Kimileri istedikleri şeyin ayaklarına gelmesini bekler sabırsızca. Bazı insanların öyle tılsımları vardır ki, istedikleri hakikaten de ayaklarına kadar kendini sürüklemiş olabilir. Böylesi insanlar hırs küpü ve hırçınlık yüklü olabilirler. Buradan da rahatça anlaşılır ki, insan ruhuna bulaşmış eksi yüklü iyonların çekim gücü çok yüksektir. Sırf bu yüzden pozitif yüklü iyonlar hep kötülerin kazandığına dair yalan bir prensibin ışığın ipi elden bırakmış, bir köşede sabırla isteklerinin olmasını beklerler. Sabır kimi zaman yerini öfkeye bırakabilir. İnsan sinirlenip iyimser artı değerlerinin bir kısmını yitirebilir ve böylelikle istediklerine bir şekilde ulaşabilirler. Her durumda kötü eksenine eğimli hayat grafiği istediklerini alır. Alır almasına fakat ne kadar sağlıklı ve sağlam bir gerçekleşme olduğu henüz netlik kazanmamıştır…

Her on eylemden sekizinin hayalen bile olsa içinde, her beş kurgunun veya buluşma anının üçünün olmasa da orta yerinde ve her iki laftan birinin adı geçmese bile akılda bir yerlereydi Büşra. Sürekli olayların içinde, insanların orta yerinde ve cümlelerin yarısında olmasını isteyen ise Furkan’dı. Çünkü biliyordu ki; o da olsa kendisi için aynı şeyi düşünürdü. Havaya kalkan kadehlerden birinin sahibi olmasını temenni ederdi mesela, midye tava yerken tabağın bir ucundan kayıntılanan da olabilirdi. Sorduğu sorulara cevap veren ve akabinde sorular sorup muhabbeti yönlendire de pek tabi Büşra olabilirdi. Kendi içine işletmeyi ne kadar reddetse de oluk oluk damarlarından kalbine ulaşıyordu Büşra Furkan’ın.

Tüm bunları yaparken sadece gülümsemesi yeterdi üstelik. Her tebessüme bir hayal payı bedavaydı Furkan’da. Yine de erkek gururu durmasını emrediyordu ona. Durmalı ve beklemeliydi. Niyeti olan Büşra zaten kendi ayakları ile gelirdi yanı başına. Usulca sokulurdu omuz hizasından gözlerinin ferine. Ilık nefesi ile tüm solunum yolları tıkanır ve sadece kendisinin solunmasını isterdi belki de. Yüzler birleşirdi, dudaklar kenetlenir ve vücutlar terler. Sonrası desen yeterlilik fazlası mutluluk… işte tüm bunlar için kendini durdurmaya değerdi.

Aklında harmanlarken tüm bu fikriyatları karşısında oturan Selen’in Adil hakkındaki açmazlarını sunduğu brifingi pek dinlemiyor gibiydi. İlk başlarda hoşlandığı Selen, Büşra sayesinde pek çekici gelmiyordu kısa bir süredir. Selen ise temcit pilavından kazanlar kaldırmışçasına hep aynı şeylerden bahsediyordu. Ana fikrin Adil’in sürekli Selen’i arayıp sorması ve akabinde Selen’in bu durum içerisinde kendini boğuluyor hissetmesi olduğunu kavrayan Furkan ani çıkışları haricinde pek fazla dinlemiyordu Selen’i. İki aşk yoksunu karşılıklı oturmuşlar sıradan bir diyalog içine dahi giremiyorlardı.

“Boğuyor beni Adil. Seyrek görüşelim diyorum, olmuyor. Ne yapacağım ben?”

Güzlerini son yarım saattir zorlayarak ittiği yerden Selen’in yüzüne çevirdi. “Şimdi Büşra olsa madem boğuluyorsun o zaman sal ipleri’ derdi.” dedi konudan bağımsız bir şeylerden bahsediyor gibi.

Sinirinden gülüyordu Selen. “Sıçtırtma şimdi Büşra’nın bacağına!.. Hem nedir bu ara senin her iki lafından biri Büşra!”

Selen’e yalan söylemek hiç işine gelmiyordu. Söylediklerinin altından çıkardı anlam sebebiyle yüz kızartıp kekelemeye başladı. “Çünkü Büşra o! Bir başkası değil.” Dedi ve o durumda kurulabilecek en saçma cümleyi de kurmuş oldu.

“Furkan! Yoksa sen!”

İyice utandı Furkan. “Evet ben hoşlanıyorum Büşra’dan! Duydun rahatladın mı?”

Keyfi yerine geldi Selen’in. Gülümsüyordu yine Furkan’ın sayesinde. “Geldi tabi. Hatta aklıma Büşra’nın kalelerini zapt etmek için hain planlar bile geldi!”

“Aman kalsın senin hain planların! Ben kendi işimi hallederim. Hem zaten gelmek isterse Büşra bana gelecektir. Yapacak da pek bir şey yoktur.”

“Bok yoktur! Beklersin sen daha durakta. Sonra alır bir otobüs gider, mal olur karılsın egzoz dumanına bulanıp!”

Sadece iki cümle yeterli oldu Furkan’ın reflekslerinin uyanmasına. Birkaç saat içinde toparlanan ve her zamanki gibi alkol deneyimlerine bir yenisini ekleyen arkadaş grubu içindeki şeytanın yeniden uyanmasına yeterli bir sebep oldu. Ortam içerisine dışarıdan sadece bir günlük katılan herhangi birinin Büşra’ya olan yakın ilgisi bir anda Selen’in teorilerini doğrular bir hal aldı. Kimliği alkolden bilinmez bir adam Büşra’ya gittikçe daha fazla yaklaşıyordu. İster istemez müdahale isteği doğuyordu Furkan’da. İlgisinin tek sahibi olan kız başkasının ilgi kapsamına ilerliyordu. Selen’in söylediklerini düşündü Furkan. Beklemenin manasızlığını. Önce Büşra’ya baktı gitme vaktine yakın, ardından Selen’le kurdukları göz teması ile kimliksiz kişiyi saf dışı etmek gerekliliğinin anlaşmasını yaptılar aralarında. Büşra’yı eve bırakmak için iki adaydan aslında tek olanı Furkan oldu bu sayede.

Yol boyunca akıllarına gelen tüm gülecek mevzular hakkında usanmadan konuştular. Orta mesafeli yürüyüş istikametlerinde konuşulacağından daha fazla malzeme sarf ettiler tek seferde. Gülüyorlar, güldükçe daha da eğleniyorlardı. Tüm bu keyifli dakikalar Büşra’nın evinin önüne kadardı. Kapı ağzında daha fazla beklemenin anlamsız olduğunu ve zafere ulaşmak için atılım yapmak gerektiğine inana Furkan Büşra’nın iki elini iki eliyle tuttu. Beklemenin Büşra’yı getirmeyeceği kanaatindeydi artık Selen sayesinde. Heyecanlandı. Heyecanı ellerinin titremesinden Büşra’ya da yansıdı. Kendini kastı biraz ve tek seferde söylenecek sözleri döküverdi ağzından.

“Sen diğerlerinden çok daha özelsin. Bunu unutma!...”

6 Ocak 2010 Çarşamba

Sebeb-i İadet

;7 yaşındayken içine oturtulduğu kum havuzunda, yanındaki arkadaşının da yardımıyla yapması beklenen kumdan kaleyi yapmadığı için kum kovasıyla başına vurulması değildi sebep

;9 yaşındayken karşıdan karşıya geçirmek için tuttuğu annesinin parmağını bırakıp da hızlı bir şekilde koşmaya başlaması sonucu kendisine hızla çarpan araba değildi sebep

;15 yaşında girdiği lise sınavlarında ihtiyacı olan puanı alacağı yerde, "0" çekmesi değildi sebep

;18 yaşında bekaretini aldığı kız değildi sebep

;22 yaşında sigaraya başlaması değildi sebep

;25 yaşında olası değildi sebep

;27 yaşında olması olabilirdi sebep

Ama o kadar yaşayamadı:

Öldü.

Çünkü düşündü.

5 Ocak 2010 Salı

Ağaçkadın

Kadın ağacın dibine kadar gidiyordu. O kadar ki canını yakıyordu ağacın kabukları, dalları. Kadının canını… Çıplaktı kadın. Çırılçıplak… Çıplaklıkla çırılçıplaklık arasındaki fark neydi? Hangisi daha estetikti? Yoksa ikisi de değil miydi? Bomboştu ağacın etrafı. Bir kadın ve bir ağaç vardı yalnızca. Hatta denilebilirdi ki tek bir ağaçkadın vardı orada. Görenler böyle demeliydi, ama yoktu ne gelen, ne de giden.

Kadın oraya nasıl gelmişti? Ne getirmişti kadını o koca, yaşlanmış ağacın yanına; ne ile/ kim ile gelmişti? Etrafta soracak kimse yoktu. Kadının öğeleri bulunamıyordu… Bu bir masal değildi ağaç konuşsun; pembe dizi değildi, kadın kameraya dönsün onu dinleyen yetmiş milyon izleyiciye anlatsın yaşadığı ne varsa… Neydi bu? Merakımızı kim giderecekti? Kadın susuyordu. Çıplaktı ve susuyordu. Tek bildiği susmaktı bu kadının. Yazar birinci paragrafta kadınla ilgili yazması gereken belki de en önemli şeyi unutmuştu. Kelimeler vardı kadının vücudunda. Kimisinin üzeri defalarca karalanmış, tekrar yazılmış, tekrar karalanmış… İsimler vardı: Ali, Ahmet, Ceyhun, Hüseyin, Hatice, Begüm… Kadın susuyordu ama anlamlı cümleler oluşturulabilirdi kadının vücudundaki kelimelerden. Ama kim uğraşacaktı şimdi. Karanlıktı.

Bomboştu etraf… Nasıl gelmişti kadın buraya? Geleceği son nokta mıydı burası? Yoksa gideceği başka bir yeri var mıydı? Etrafta ne bir yol, ne bir iz vardı… Belli ki kadın, kadın çok acılar çekmiş olmalıydı. Hayır çok acılar çekmiş olamazdı kadın, olsa olsa çok acı çekmiş olurdu. Ama öyle kadınlar vardı ki hep çok acılar çekmiş kadınlardı! Belki de bu kadın o çok acılar çekmiş kadınlardan kaçmıştı? Kaçışı, akla direkt gelen bir aşk acısından değildi belki de. Belki kadın aşktan vazgeçeli çok olmuştu. Belki ilk kez bir ağacın dibine o zaman varmıştı. Ağacın büyüklüğü vazgeçirmişti belki onu, ya da içindeki aşktı onu yürümeye tekrar iten.

Kimdi bu Allah’ın cezası kadın? Nereden gelmişti? Nasıl açıklanırdı bu durum? Nasıl betimlenirdi ki? Hayatta aşktan başka elzem bir konu yokmuş gibi aşka bağlanamazdı ya bu yazı da. Bir girişi vardı belki evet ama sonucu olmamalıydı. Aşk olmamalıydı bu sefer. Başka bir şey yaralamalıydı kadını! Aslında kadın belki de hiç yaralı falan değildi. Neden yalnız bir kadın yaralı olsundu ki? Kimin dillerimize, gönüllerimize pelesenk ettiği basmakalıp düşüncelerdi bunlar? Allah onların belasını versindi. Yazar mişli geçmiş zaman ekini kullanmayı sevmiyordu. Aslında yazar birçok şeyi sevmiyordu. O dili geçmiş zamanların yalancısıydı. Saklambaç oynuyorlardı belki ve o da saklanmak için bu ağacın dibini seçmişti. Kadın çıplaktı ve saklambaç oynuyordu ha? Belki de çıplak oynanan bir oyundu onlarınki. Olamaz mıydı? Olamazdı.

Kadın kendisiyle ilgili bir şeylerin olduğunu fark etti. Gittiği her yerde suskunluğundan dem vurulmuştu zira. Bu artık son olacaktı. Vücudundaki kelimeleri yokladı ve söküp aldı kelimeleri yerlerinden. Söktüğü her bir kelimeyi düzgünce yerleştirdi toprağa. Şöyle yazıyordu toprakta: bir rahat rahat işeyemeyecek miyim ben yahu?

İşeyemeyecekti. Tepesinde bir yazar olduğu sürece asla işeyemeyecekti.

İtiraf

Aslında buraya yazar olarak girmeyi teklif ettiğimde kafamda bir şey yoktu ama dedim ki kendi kendime "Ulan gireyim de fitili ateşleyeyim, elbet bir dinamit patlar." Fakat bir türlü o dinamit patlamadı ve ben bir türlü istediğim estetiğe sahip bir yazı yazamadım. Bunun ezikliğini hissediyorum.

Mesela kendi bloğuma kısa kısa, kendimden bir şeyler karalıyor ve oranın öyle ya da böyle güncellenmesini sağlıyorum. Ama buraya o şekilde şeyler yazmak istemiyorum. Elim ve içim el vermiyor bana bu konuda. İstiyorum ki, adı "Hikayeden Blog" olan bu bloğun kendisi de bu tarzdan eserlerle dolsun. Gerçi Ferit, dışavurum, içedöküm gibi işlerine de bakıyor buranın ama ben bunlara dönmek istemiyorum. Zira bunun için kendi bloğum var en nihayetinde.

Birçok konuda yeteneksiz olduğumu bilsem de yine de yazabilirim sanıp kendi kendimi göt edişimin bilmem kaçıncı yıldönümüdür bugün. Yıldönümlerini genel olarak sevmem, o nedenle de bunu yazayım dedim.

Öptüm, muck!

Ekleme: Farkında olmadan yeni yılın da ilk yazısını yazmışım. Kendimi kutluyorum. Hatta şimdi aklıma geldi de Ocak ayının ilk haftasını "Kutlu Yorum Haftası" olarak kutlayalım. Evet, bence de çok zekice bir fikir.