Yüzünde gülümsemeler, kanında yeteri miktarda arpa suyu, beyninde hiç olmadığı kadar garip ve histerikli bir karmaşa. Oturdukları bu bankta kaç zamandır sohbeti için yanında gezdirdiği bu adamla Nilüfer bariz bir flörtün içindeydi. Kendini adamın şefkatinin başladığı yer olan omuzlarına yatırmış, arada yüzüne ve saçlarına konan öpücüklere aldırmadan ayın ılık yüzünü seyrediyordu…
İki yıl önce tanıştı Nilüfer Salih ile. İki yıl önce yan yana oturmak zorunda kaldıkları o tiyatro salonu akşamı, birbirlerinden zerre hazzetmeden ortak arkadaşları vasıtası ile el sıkışıp ilk selamlaşmalarını gerçekleştirdiler. Konuşmadılar, gülüşmediler ve neredeyse bakmadılar bile birbirlerinden taraf. Ne kadar yüzeysel ve olağandı her şey. Farklı olan, herkes gibi olsa da Salih’teki çekimdi. Kokusu muydu ilgi çeken? Hayır, bu çok basit olurdu…
Sohbet aşktan ve seksten açılmaya meyil etti ya bu gece, şimdi ne Nilüfer’in, ne Musa’nın tansiyonu bir dirhem düşmezdi. Daha yüksek dozaja erişmeliydiler cesaretlerini arttırmak için ve Musa gerekliği tedariki yapmak için bir süreliğine ayrıldı Nilüfer’in yanından. Gider gitmez Musa, telefonuna sarılıp Salih’i aradı Nilüfer, telefon açılmadı…
Salih’in kolunda Sertap’ı ilk gördüğü zaman Nilüfer sıradan bir olaya baktığını biliyordu. Salih’i her gördüğünde ise sıradan bir adama bakmıyordu o ayrı. Aynı olan ilk gün farklı olana denk gelen çekimdi sadece. Koku değil, yüz değil, bakış değil… Somuta anlam vuramadığın bir şey ise seni çeken ona şeytan tüyünden başka ne denir ki?..
Sohbetler açık saçık bir hal alıyordu. Hiçbir insan bu denli erotik öyküye bir seferde katlanamazdı. Sohbetin koyu şeridine girmeden önceki son işarette sabitledi beynini Nilüfer. Aklını son bir defa Salih için yordu. Boşverdi…
Salih avın kokusunu alan profesyonel bir avcı mıdır yoksa duyguların az daha ötesini isteyen pasif bir etobur mu? Nilüfer’i kıskacına almak hiç zor olmadı. Daha doğrusu Nilüfer o kıskacın içine kendini bırakmaya dünden razıydı. Koku değil, şeytan tüyü… Dokunuşlar, öpüşler hep bir adım ilerisine sabırsızlanan basit hareketlerdi. Salih’in üzerinde Sertap’ın gölgesi, sevişmekteydiler herhangi bir kuytuda…
Öyle bir noktaya geldi ki sohbet, artık cümleler kendini başka cinsel yaklaşımlara bırakmalıydı. Bu bankın üzerinde ne kadar olacağı bilinemezdi belki ama en azından ya Musa ya da Nilüfer bir hareket yapmalıydı artık. Bu kadar iç içe geçmişken bedenleri birbirlerine dokunmamaları içten bile değildi…
Kolay akan zamanların birinde büyüdü Sertap’ın gölgesi. Bu kadar erken rest çekmeyi Nilüfer bile beklemiyordu aslında. Tercih edilenin ise yine büyük gölgeli Sertap olacağı aklının ucundan dahi geçmemişti. Aynaya baktı bundan bir buçuk yıl kadar önce. Aynadan görünen surete nasıl bir sıfat yakışırdı? Düşündü, kabullenemedi…
Hepi topu iki kadeh yuvarlamak için çıktıkları bu akşam gezmesinin bu noktaya gelmesi olağan dışıydı. Salih ardından ağıtlar yakarken kısmen yanı başında olan Musa şimdi manalı gözlerle gözlerinin içine bakıyordu Nilüfer’in. O bakışlardan her manayı çıkarmak mümkündü. Arada bir sarf edilen kısık sesli ve iç gıcıklayan cümlelerin birinin ardından Musa nihayet yaktı gemilerini. “Sanırım seni öpeceğim!..”
Yalnız kaldığında iyice bundan bir yıl kadar önceydi Nilüfer. Sadece vakti oldukça Musa gelir, iki yersiz espri yapar, hayat ile ilgili saçma sapan saptamalarda bulunur ve ardına bile bakmadan giderdi. Kendi kendineydi sözün kısası Nilüfer. Şuursuzca aradığı sığınaklı limanın adı İlker’di. Geçmişinden gelen bir hatanın devam filmini yapabilmek adına İlker’e onu ne kadar özlediğini söyledi ve hayata kıyım yeniden başladı…
Olmazlara geldi Nilüfer. Olmazlarda uzun süre naz yaptı. Sebebi ise içindeki aslında hiç uyumayan kurnaz kadının tekrar kendini göstermesiydi. Musa elinde oyuncak oldu o andan itibaren. Tamamıyla kuklalaşan bu adamı avuçlarının içindeki bir şişe bira gibi savurması ne kadar da acımasızcaydı…
İlker’den sıkılıp, yeniden Salih’i arzulamaya başlayışı yine uzun sürmedi. Bunca kısa zamanlar periyodunda Nilüfer’in ne kadar ayran gönüllü ve şehvet meraklısı olduğunu gören sadece Musa değildi aslında ama, dillendiren bir tek o olmuştu. Yine üzülen ve bu seferki ile aynı kadın tarafından bozguna uğratılma rekorunu eline geçiren İlker oldu. Altı ay öncesine yakın bir zamanda iken Nilüfer Salih’e dönmenin çeşitli yollarını aramaktaydı…
Hakimiyetini ele geçirdi Musa’nın. Tüm kalelerini zapt ettiği halde, kendi surlarının gizli girişlerine ulaşan haritaların bir tek onun elinde olduğunu unutmuştu. Hiçbir şey yapamasa bile Musa tek bir cümle ile tüm emellerine ulaşabilirdi ancak ağırdan almak istedi ve saldırısını birkaç cümleye yaydı. “Benden hemen sonra telefona sarıldığını gördüm. Salih’i aradığını biliyorum. Açmadı değil mi?.. Açmaz.. Açamaz.. Ulaşamazsın… Çünkü, şu anda sözlenmek ile meşgul kendisi Sertap ile… İlker’de gitti hepimizden uzağa. Şimdi ise sadece ben varım!..”
Oysa ki daha iki gün öncesindeki sevişmelerinde bile Salih’in böyle bir iş içerisinde olacağı mantık dahilinde bile değildi. Salih iki yıl öncesinin aynısı idi ancak Nilüfer gittikçe daha fazla bağlandığı bu adamın tüm günahlarını üstlenip hayatına sahip çıkmasını istiyordu. İmkansız düşüncesini zihnine daha da fazla oturttuğu her an aynada yüzüne dair uydurup da dillendiremediği sıfata en sonunda nail olmuştu. Bir tek daha dün “Beni bir müddet arama…” diyen o adamın ardından bakarken henüz bunun farkında değildi…
Musa Nilüfer’in aniden dudaklarına yapışacağını biliyordu. Çünkü ancak şehvet müptelası kadınlar hayattan intikamlarını cinsel yöntemlerle alırlardı akıllarınca. Onların gözünde bu tatmin dünyaya verilmiş bir ders, geriye kalan milyarlarca insan için ise basit bir sıfattan ibaretti. En başından beri oyunun tek hakimi olan Musa ise Nilüfer’in benliğini tamimiyle ele geçirdiği anda kendini çekti. Nilüfer’in saçlarından tuttu ve öfke ile baktı gözlerinin içine. Dudaklarının ucuna basit bir sıfat geldi, söylemedi…
Olanlardan birkaç adım sonra Musa telefonuna sarıldı. “Salih… Dediklerim aynen oldu… Şimdi oturduğu yerden sıfatına ağlıyor…” dedi ve telefonun kapatıp olay yerinden uzaklaştı.
1 Mayıs 2010 Cumartesi
Dile Gelmeyen Sıfat
Etiketler:
insan ve durum hikayeleri,
transkripsion
6 Nisan 2010 Salı
Bir İle Altı Arasında
Sade parıltılardan ibaret bir gün içerisinde. Düşünmeye, düşlemeye gerek duyulmayan sesiz ve kendine has bir zaman dilimindeyiz. Göz kamaştırıyor kimi renkler ya biz sanki kör olmuşçasına birbirimize dahi bakamıyoruz. Biz… Tam altı kişiyiz. Sen bir’sin, bizimki iki, turuncu kafalı olanımız üç, ben dört ve benimle balık tutan beş, o kadın ise altı… Hep beraber durmuşuz kayık gibi bir şeyin üzerinde, ışıkların körlüğünden suretler çözmeye çalışıyoruz.
Ne kadar zaman oldu ki böyle olmayalı, bir araya gelmeyeli veya. Bir ve hep yan yana halbuki. Beş bir adım uzaklarında. Sadece dört ve üç gereğinden fazla uzakta o kadar. Böyle bir durumda herkesin bu derece yakınlığından dolayı mutu olması gerekir. Ama bizler değiliz. Kör olsak bir deniz parıltılarıyla, renk cümbüşleriyle veya kendimizi kaybetsek bu huzur deryasının içinde, inatla mutlu olmuyor gibiyiz. Bu sebeple sanki herkes kendi haline göçmüş gibi. Belki de sırf bu yüzden kimsenin kimseye söyleyecek sözü yok. Biz şu an mutlu değiliz ve kimsenin kimseye hüznünden bahsedecek hali yok!
İki ve altı sohbet etmeye koyuluyorlar kendi aralarında. Dört ve beş zaten balık tutmanın derdinde. Üç desen yüzünü denizden yana çevirmiş, kollarının üzerine başını sindirmiş öylece kayboluyor mavinin içinde. Bir dediğin kendi içine kapanıyor sanki. Bir, boğazına cümle düğümlüyor. Ortada küçük bir kız çocuğu var. Vızıldayıp duruyor rahatsız etmeyecek boyutta ve kendi halinde. Baktıkça ona bir daha da küçülüyor kendi ebadından sanki. Bir kütlesi gittikçe azalan ve hacmi aynı oranda kaybolan çürümeye yüz tutmuş bir madde sanki o bit kadar çocuğun suratındaki aptal gülümsemeye baktıkça. Yüzü kararıyor, nedendir bilinmez.
İki ve altı sohbeti koyulaştırıyor. Herkes kendi dünyasına göçüyor belli ki. Yalnızca bir o anda kalmakta inatçı gibi, nedeni bilinmez. Çocuk gülümsüyor, iki ile altı sohbet ediyor ve bir zamana daha sıkı sarılıyor. Saniyeleri dikişliyor sanki vücuduna. Hani elinden gelse durduracak tek bir bilek hareketi ile zamanı ya, gücü yetmiyor. Bir zamanı kontrol edemiyor ve bunu ve o çocuğun gülümsemesini ve o sohbeti ve herkesin kendi alemine ruhen göçüşünü kabullenemiyor. Bir istemediği biri gibi oluyor, nedeni bilinmez.
Zaman sarkaçlarını aksatmaz asla. Ne akrep durur olduğu yerde ne yelkovan. Zaman dediğin aktıkça tükenmeyen tek kum çeşidi. Kabul ediyor bir. Elinden geleni yaptı nasılsa. İmkansızı beceremeyince geriye kalan tek şey içinden geçen o düğümleri çözmek oluyor…
“Onunla birlikte olmayı sen istedin. Şimdi sen istesen de istemesen de buradaki herkes hep beraber olacak…”
Bir ne demek istedi? Bu söylenenin anlamı ne? Allah aşkına söylese, bunu söylerken amacın neydi? Usulca kararan yüzünde görünmeyen dudaklarından çıka çıka bu sözler mi çıktı? Bir açıklaması olmalı bunun. Konuştuktan sonra bile kararmaya devam eden çehrenin bir manası olmalı! Hepimizi dünya döndürmenin, ilgiyi senin üzerinde toplamanın… Her şey iyi güzel ama, iki ile altı seni duymadılar sanki. Baksana onlar hala kendi halindeler. Çocuk bile seni fark etmemiş gibi tam dibinde olmasına rağmen. Neden?..
Gittikçe kararan, karadıkça yok olan bir varlıksın artık sen ve seni bu yok oluştan kurtaran, içimde bir yara olmanı engelleyen, günlerce seni düşünmemi sağlayacak olandan kurtaran çalar saatime teşekkür etmelisin!..
"Fon Müziği: Replikas - Boş Vücut"
Ne kadar zaman oldu ki böyle olmayalı, bir araya gelmeyeli veya. Bir ve hep yan yana halbuki. Beş bir adım uzaklarında. Sadece dört ve üç gereğinden fazla uzakta o kadar. Böyle bir durumda herkesin bu derece yakınlığından dolayı mutu olması gerekir. Ama bizler değiliz. Kör olsak bir deniz parıltılarıyla, renk cümbüşleriyle veya kendimizi kaybetsek bu huzur deryasının içinde, inatla mutlu olmuyor gibiyiz. Bu sebeple sanki herkes kendi haline göçmüş gibi. Belki de sırf bu yüzden kimsenin kimseye söyleyecek sözü yok. Biz şu an mutlu değiliz ve kimsenin kimseye hüznünden bahsedecek hali yok!
İki ve altı sohbet etmeye koyuluyorlar kendi aralarında. Dört ve beş zaten balık tutmanın derdinde. Üç desen yüzünü denizden yana çevirmiş, kollarının üzerine başını sindirmiş öylece kayboluyor mavinin içinde. Bir dediğin kendi içine kapanıyor sanki. Bir, boğazına cümle düğümlüyor. Ortada küçük bir kız çocuğu var. Vızıldayıp duruyor rahatsız etmeyecek boyutta ve kendi halinde. Baktıkça ona bir daha da küçülüyor kendi ebadından sanki. Bir kütlesi gittikçe azalan ve hacmi aynı oranda kaybolan çürümeye yüz tutmuş bir madde sanki o bit kadar çocuğun suratındaki aptal gülümsemeye baktıkça. Yüzü kararıyor, nedendir bilinmez.
İki ve altı sohbeti koyulaştırıyor. Herkes kendi dünyasına göçüyor belli ki. Yalnızca bir o anda kalmakta inatçı gibi, nedeni bilinmez. Çocuk gülümsüyor, iki ile altı sohbet ediyor ve bir zamana daha sıkı sarılıyor. Saniyeleri dikişliyor sanki vücuduna. Hani elinden gelse durduracak tek bir bilek hareketi ile zamanı ya, gücü yetmiyor. Bir zamanı kontrol edemiyor ve bunu ve o çocuğun gülümsemesini ve o sohbeti ve herkesin kendi alemine ruhen göçüşünü kabullenemiyor. Bir istemediği biri gibi oluyor, nedeni bilinmez.
Zaman sarkaçlarını aksatmaz asla. Ne akrep durur olduğu yerde ne yelkovan. Zaman dediğin aktıkça tükenmeyen tek kum çeşidi. Kabul ediyor bir. Elinden geleni yaptı nasılsa. İmkansızı beceremeyince geriye kalan tek şey içinden geçen o düğümleri çözmek oluyor…
“Onunla birlikte olmayı sen istedin. Şimdi sen istesen de istemesen de buradaki herkes hep beraber olacak…”
Bir ne demek istedi? Bu söylenenin anlamı ne? Allah aşkına söylese, bunu söylerken amacın neydi? Usulca kararan yüzünde görünmeyen dudaklarından çıka çıka bu sözler mi çıktı? Bir açıklaması olmalı bunun. Konuştuktan sonra bile kararmaya devam eden çehrenin bir manası olmalı! Hepimizi dünya döndürmenin, ilgiyi senin üzerinde toplamanın… Her şey iyi güzel ama, iki ile altı seni duymadılar sanki. Baksana onlar hala kendi halindeler. Çocuk bile seni fark etmemiş gibi tam dibinde olmasına rağmen. Neden?..
Gittikçe kararan, karadıkça yok olan bir varlıksın artık sen ve seni bu yok oluştan kurtaran, içimde bir yara olmanı engelleyen, günlerce seni düşünmemi sağlayacak olandan kurtaran çalar saatime teşekkür etmelisin!..
"Fon Müziği: Replikas - Boş Vücut"
Etiketler:
insan ve durum hikayeleri,
transkripsion
3 Nisan 2010 Cumartesi
Sonrası
Kanatsızlık kötüdür. Hakkından gelemediğiniz her davranışın ardından kendinizi geri çektiğiniz andan itibaren çelişkileriniz başlar ya hani, işte o zaman hüküm yeteneğiniz kaybolur. Sonuçlara varamazsınız. Kestirmeden akıp gitmek gibidir içine düştüğünüz belirsizlik. Yolun sonunda intihar bile olsa kapılıp gitmek en doğrusu olabilir size göre. Ama bunu yapmayın! Ölüm asla belirsizliğin getirdiği bir çözüm yolu olmamalıdır. Bunu söyleyen ben bundan birkaç saat önce intihar etmiş bulunmaktayım.
Boş bir odada etrafıma baktım bir müddet. Duvarlar üzerinde hayali filmler oynatmak önce keyifliydi, ardından yüreğimi burktu. Saydam yüzeyi olan, altı uçurum bir cam üstünde çıplak ayaklarımla yürümek istedim. Düşünmesi bile heyecan vericiydi. Sonra düşmekten korktum. Derken ne hikmetse düşememekten… Bu bir ölme iste değildi ilk bata. Yattığım bu sedyeye düşmeme meyil ettiğim zamanın başlangıcında farklı hisler besliyordum çünkü. Aklımda ölmek yoktu. Evet, bütün hayatım ters gidiyordu. önce dış sesler gitti benden, ardından insanların önemsiz olanları, son olarak önemsediklerim ve sevdiklerim. Buna rağmen beslemediğim bir ümidimin bile olmayışı ölümü zihnime değdirmiyordu bile. Akşam güneşi doğmadı ki batsın. Bu sefer yalan söylemişti Orhan Baba…
Yüzeysel olmayı seçmedim asla. Kurallar, değerler, yargılar hep benden öteydiler. Kendime bir uç belirlemiştim buna da evet. O uçta ben vardım ancak sadece. Benim gibi olan yoktu. Zaten başlangıç noktam da bu oldu benim. Yüzümü çevirdiğim tarafta, gittiğim yolda, durduğum yerde ya da herhangi bir ortak payda içerisinde olduğumu sandığım anda insanların sayısı git gide azalıyordu. Azınlığa düştükçe farklılaşıyordum. Farklılaşan ben değildim oysaki, insanların mercek ayarlarıydı sadece. Mercekten içeri yansımayan zahir bir görüntüyü var saymalarıydı tüm fikirlerini değiştiren. Çünkü değişen dünya kendini olumlu olanın içine sürüklemiyordu ve bu sayede tüm fikirler, hissiyatlar gittikçe kutuplaşan bir fesatlık kümesi içinde hapsoluyordu. O tutsaklıkların haricinde ben sahteymişim gibi dışlanıyor, hor görülüyordum.
“Beni bu hale toplum getirdi!” demek işin başında gerçekten çok zordu. Hangi yöne ne haykıracağımı bilemedim. İnsanların haddini bildiremezlik bir müddet onarın yolunda akmamı gerektirdi. Sadece küçük bir çıkış noktası ile bastığım ilk feryadımı hala daha susturamıyorum. Tüm hayata rest çekip kendi dünyama benzerlik göstermeyen ne var yoksa yıktım, parçaladım, üstüne basıp ezdim! Nitekim sağlam bir duruşum olmuştu hayatta.
Derken kendimi tek sahibi ilan ettiğim kalemin surlarını iyice sağlamlaştırıp genişlettim. Hava limanlarında donuna kadar aranan insanlara çekilen o aşırı paranoyak muameleyi düşünün, işte herkese bunu yaptım ben! Ne zaman ki insana acıktım, zikrime yakınlık gösterenleri barındırdım yanımda. Düşünmedim onlarında diğerlerinin dünyasından olduklarını. Bu durumu hep göz ardı ettim sırf açlığımı dindirmek için. Onlarda başımı belaya sokmak ve hatta kendilerine beni küstürmek gibi mühim hususlarda çok başarılı oldular. Zamanı gelince ilişkimi kestim, görüşmedim. Yeri geldikçe insana acıkırdım, kimse olmazdı, son isyanımı da böyle bastım tüm dünyaya: “Ulan!.. Hiç mi benim gibi yok bu dünyada!”
Amerika’da evet… Viktorya şelalesinde yanlış hatırlamıyorsam… Yanlış hatırlıyor da olabilirim. O saydam yüzeyden var. Şelalenin üzerinden kalın ve camdan bir platform üzerinde yürüyorsun çıplak ayakla. Sırf bu heyecanı bu halimle hissettiğim için kendimi şanslı hissedebilirim. Zaten az önce tepemde tansiyonumu ölçen hemşire de bu heyecanımın ne kadar hoş olduğunu söyledi. O cam platformun nerede olduğunu sordum, bilemedi.
Hemşire de tıpkı diğerleri gibi. Ama ne kadar güzel gülümsüyordu. İnsanlığından mıydı peki bu davranışı? Yoksa sahtekar bir gülümseme mi? İşte aynı böyle bir ikilemde kalmıştım intihar etmeden önce. Kimsesiz, insansız hatta, bomboş dururken o odanın içeririnde kendime bir soru sordum. Onlar gibi olmalı mı, olmamalı mı? Cevabım yoktu. “Hayır, onlar gibi olamam!” diyip ölmeye niyetlendiğimi sanmayın. Bu çok kestirme olur. Beni bu karasızlık öldürdü ruhen. Ne yapmam gerektiğine karar verememek, söylemek de pek istemem ama kanaat getirememek benim katilim olmak istedi. Madem bu dünyada böyle boş bir kalıptım, toprak altına yolculuğu biraz öne almalıydım. Bir veda mektubu bile yazmadan, fazla ortalığı karıştırmadan geberip gitmeliydim. Ben nasıl diğerlerinin yaşamını umursamıyorsam onlar da benimkini umursamazlardı nasılsa. Öyle ya, ayrılık bir bıçak gibi keskin ve terk edilmiş bir şehir gibi ıssız olmalıydı. Bir tek buna kara verdim ve ölmeye yattım…
Etrafımda kimse yok. Bana sürekli bir refakatçi soruyorlar. Beni buraya getirenin kim olduğunu, neden beni bırakıp gittiğini… Cevap veremiyorum. Beni kim getirdi bilmiyorum. Fakat, sanıyorum ki beni getiren “o”. “O”nu çok kırdım. Bu hayatta en çok “o”nun ızdırabı oldum. Bir tek bunun için üzülüyorum şimdi. Ve geri döndüm şimdi. Ve yine hayatımda ilk defa bir insan için suçluluk duygusu hissediyorum. Sanırım sırf bunun için yaşadığıma seviniyorum. Nihayet bir yönüm var insana dair ve kazanmam gereken biri. Bunca cümledir sürekleşmiş ”ben”cilliğimin aksi istikametinde bir yöne sapıp birazda bir başkası için yaşamanın zamanı sanırım. Ya da ben öyle sanıyorum… Yine paranoyaklığımdan mıdır nedir, bilmiyoru…
“Ezgi’ye…”
Boş bir odada etrafıma baktım bir müddet. Duvarlar üzerinde hayali filmler oynatmak önce keyifliydi, ardından yüreğimi burktu. Saydam yüzeyi olan, altı uçurum bir cam üstünde çıplak ayaklarımla yürümek istedim. Düşünmesi bile heyecan vericiydi. Sonra düşmekten korktum. Derken ne hikmetse düşememekten… Bu bir ölme iste değildi ilk bata. Yattığım bu sedyeye düşmeme meyil ettiğim zamanın başlangıcında farklı hisler besliyordum çünkü. Aklımda ölmek yoktu. Evet, bütün hayatım ters gidiyordu. önce dış sesler gitti benden, ardından insanların önemsiz olanları, son olarak önemsediklerim ve sevdiklerim. Buna rağmen beslemediğim bir ümidimin bile olmayışı ölümü zihnime değdirmiyordu bile. Akşam güneşi doğmadı ki batsın. Bu sefer yalan söylemişti Orhan Baba…
Yüzeysel olmayı seçmedim asla. Kurallar, değerler, yargılar hep benden öteydiler. Kendime bir uç belirlemiştim buna da evet. O uçta ben vardım ancak sadece. Benim gibi olan yoktu. Zaten başlangıç noktam da bu oldu benim. Yüzümü çevirdiğim tarafta, gittiğim yolda, durduğum yerde ya da herhangi bir ortak payda içerisinde olduğumu sandığım anda insanların sayısı git gide azalıyordu. Azınlığa düştükçe farklılaşıyordum. Farklılaşan ben değildim oysaki, insanların mercek ayarlarıydı sadece. Mercekten içeri yansımayan zahir bir görüntüyü var saymalarıydı tüm fikirlerini değiştiren. Çünkü değişen dünya kendini olumlu olanın içine sürüklemiyordu ve bu sayede tüm fikirler, hissiyatlar gittikçe kutuplaşan bir fesatlık kümesi içinde hapsoluyordu. O tutsaklıkların haricinde ben sahteymişim gibi dışlanıyor, hor görülüyordum.
“Beni bu hale toplum getirdi!” demek işin başında gerçekten çok zordu. Hangi yöne ne haykıracağımı bilemedim. İnsanların haddini bildiremezlik bir müddet onarın yolunda akmamı gerektirdi. Sadece küçük bir çıkış noktası ile bastığım ilk feryadımı hala daha susturamıyorum. Tüm hayata rest çekip kendi dünyama benzerlik göstermeyen ne var yoksa yıktım, parçaladım, üstüne basıp ezdim! Nitekim sağlam bir duruşum olmuştu hayatta.
Derken kendimi tek sahibi ilan ettiğim kalemin surlarını iyice sağlamlaştırıp genişlettim. Hava limanlarında donuna kadar aranan insanlara çekilen o aşırı paranoyak muameleyi düşünün, işte herkese bunu yaptım ben! Ne zaman ki insana acıktım, zikrime yakınlık gösterenleri barındırdım yanımda. Düşünmedim onlarında diğerlerinin dünyasından olduklarını. Bu durumu hep göz ardı ettim sırf açlığımı dindirmek için. Onlarda başımı belaya sokmak ve hatta kendilerine beni küstürmek gibi mühim hususlarda çok başarılı oldular. Zamanı gelince ilişkimi kestim, görüşmedim. Yeri geldikçe insana acıkırdım, kimse olmazdı, son isyanımı da böyle bastım tüm dünyaya: “Ulan!.. Hiç mi benim gibi yok bu dünyada!”
Amerika’da evet… Viktorya şelalesinde yanlış hatırlamıyorsam… Yanlış hatırlıyor da olabilirim. O saydam yüzeyden var. Şelalenin üzerinden kalın ve camdan bir platform üzerinde yürüyorsun çıplak ayakla. Sırf bu heyecanı bu halimle hissettiğim için kendimi şanslı hissedebilirim. Zaten az önce tepemde tansiyonumu ölçen hemşire de bu heyecanımın ne kadar hoş olduğunu söyledi. O cam platformun nerede olduğunu sordum, bilemedi.
Hemşire de tıpkı diğerleri gibi. Ama ne kadar güzel gülümsüyordu. İnsanlığından mıydı peki bu davranışı? Yoksa sahtekar bir gülümseme mi? İşte aynı böyle bir ikilemde kalmıştım intihar etmeden önce. Kimsesiz, insansız hatta, bomboş dururken o odanın içeririnde kendime bir soru sordum. Onlar gibi olmalı mı, olmamalı mı? Cevabım yoktu. “Hayır, onlar gibi olamam!” diyip ölmeye niyetlendiğimi sanmayın. Bu çok kestirme olur. Beni bu karasızlık öldürdü ruhen. Ne yapmam gerektiğine karar verememek, söylemek de pek istemem ama kanaat getirememek benim katilim olmak istedi. Madem bu dünyada böyle boş bir kalıptım, toprak altına yolculuğu biraz öne almalıydım. Bir veda mektubu bile yazmadan, fazla ortalığı karıştırmadan geberip gitmeliydim. Ben nasıl diğerlerinin yaşamını umursamıyorsam onlar da benimkini umursamazlardı nasılsa. Öyle ya, ayrılık bir bıçak gibi keskin ve terk edilmiş bir şehir gibi ıssız olmalıydı. Bir tek buna kara verdim ve ölmeye yattım…
Etrafımda kimse yok. Bana sürekli bir refakatçi soruyorlar. Beni buraya getirenin kim olduğunu, neden beni bırakıp gittiğini… Cevap veremiyorum. Beni kim getirdi bilmiyorum. Fakat, sanıyorum ki beni getiren “o”. “O”nu çok kırdım. Bu hayatta en çok “o”nun ızdırabı oldum. Bir tek bunun için üzülüyorum şimdi. Ve geri döndüm şimdi. Ve yine hayatımda ilk defa bir insan için suçluluk duygusu hissediyorum. Sanırım sırf bunun için yaşadığıma seviniyorum. Nihayet bir yönüm var insana dair ve kazanmam gereken biri. Bunca cümledir sürekleşmiş ”ben”cilliğimin aksi istikametinde bir yöne sapıp birazda bir başkası için yaşamanın zamanı sanırım. Ya da ben öyle sanıyorum… Yine paranoyaklığımdan mıdır nedir, bilmiyoru…
“Ezgi’ye…”
Etiketler:
insan ve durum hikayeleri,
transkripsion
28 Şubat 2010 Pazar
Neslinin Bir ve Her Günü
İnsanların yıllar içerisinde değişmesine çokça tanıklık etmişti ama kendindeki kısa sürede meydana gelen değişimi fark edememişti belli ki. Arkadaşlarıyla oturup dedikodu ve alışveriş yapıp ağırlıkla gençlerin izlediği dizileri, klipleri izlemesi gerekirken; birden bire, açılan her mevzuda ya bir arkadaşının, ya bir akrabasının ya kendisinin, ya nişanlısının, ya nişanlısının ailesinden birinin ya da hiç olmazsa bir ünlünün de başından geçtiğini anlatmadan duramayan insanlardan olmuştu. Her şeyde olduğu gibi bu değişimi de ivedilikle olmuştu ne yazık ki. Kimse onun hızına yetişemiyordu. Hayatta hep iyi bir şeyler yaptığını sanan bu kadın kendi hayatını mahvettiği gibi etrafındaki bir çok insanın da hayatını mahvettiğinden habersizdi. Her şeyden haberi olduğunu sanan bu kadın yüzlerce insanın hayatını yavaş yavaş mahvettiğinden habersiz olamazdı ama son aylarda öyle hızlı değişmişti ki yine hiçbir şeyin farkında değildi.
Akşamları iş çıkışı çok da lüks olmayan mekanlarda nişanlısıyla belki bir yemek yiyor, belki birer kahve içiyorlardı. Ama içki asla. İçki kötülüklerin anasıydı. Ne demekti öyle nişanlısıyla-yüzük takıldıktan sonra elini tuttuğun adamın sıfatı da değişiyordu- gece vakti (geceden kastı akşam saat sekiz belki) bir yerlerde içki içmek tövbe bismillah ağzına sürmezdi. Ki adı üzerinde, bu meret ağızdan başka bir yere de sürülmezdi. Herhangi bir arkadaşının yapağacağı böyle bir espriye muhtemelen gözlerini belertip cik cik diye karşılık verecekti. Her ne kadar böyle bir insan olsa da teknolojiden bihaber değildi. Twitlemek nedir biliyordu. Onun için bulduğu uygun fırsatlarda twitlemekten asla çekinmiyordu.
Eski sevgilisi yeni nişalısıyla çok geç olmadan (akşam on gibi mesela) yemek yediği; kahvesini, çayını içtiği mekandan ayrılıp yeni aldığı arabasıyla muhtemelen yalnız yaşadığı evine gidecekti. Komşuları onu bu saatte nişanlısıyla sarmaş dolaş görmemeli, nişanlısı da bir fincan kahvesini içmek için sevdiceğinin evine gitmemeliydi. O anda tek istediği konu komşunun diline düşmeyecek bir şekilde, nişanlısına uzaktan iyi akşamlar dileyip doğruca bekarlığın son günlerini yaşadığını düşündüğü o eve gitmekti. Nitekim öyle de oldu. O saatte hiç kimsenin altıncı, sekizinci, onuncu kattan pencereyi açıp da onun tipsiz nişanlısına bakacak halleri yoktu. Birçoğunu tanımıyordu; hatta alt kat ve kapı komşusu dışında tanıdığı kimse yoktu bu on katlı koca apartmanda. Onunki taze nişanlılığın vermiş olduğu taze ve gereksiz heyecandı işte. Nişanlısı ne hayaller kurarak bırakmıştı belki de kendisini eve. Şimdi onun arabasıyla gittiği iki sokak ötedeki evinde olmak yerine nişanlısının yanında olmak için neler vermezdi? Muhtemelen hiçbir şey vermezdi bunun için. Nasıl olsa altı ay sonra fazla fazla alacağı bir şey için riske girmenin alemi yoktu. Onlar artık nişanlanmış bir çift oldukları için ne gözleri harama bakar ne de elleri harama uzanırdı. Onlar harama uzaktan iyi akşamlar, altı ay sonra görüşürüz diyebiliyorlardı ancak. İki yıl süren sevgililik dönemlerinde nerde akşam orda sabahlı günlerini çoktan unutmuşa benziyorlardı.
Kadın yalnız yaşadığı evine gitmiş, cep telefonunun ışığıyla holdeki lambayı yakmış doğruca hem çalışma hem de yatak odası olarak kullandığı odasına girmişti. Bu oda aslında onun yatak odasından çok çalışma odasıydı.
Eşyalarını çalışma masasının yanına bırakıp üzerine hemen rahat bir şeyler buldu ve giydi. Bulması o kadar zor olmadı zira yatağın üzerinde sabah çıkarıp üzerine attığı gri üzerine pembe puantiyeleri olan son yılların en revaçta pijamaları vardı. Bu grili pembeli, kimisi kalpli, kimisi çizgifilm kahramanlı istisnasız 12-35 yaşları arasındaki her kadının çekmecesinde olan bu pijamalara sahip olmak ona müthiş bir farklılık duygusu hissettiriyordu. Aslında bu pijamalara sahip olan her kadında vardı bu ve buna benzer gereksiz duygular ve böbürlenmeler. Çünkü hepsi bu pijamaların yalnızca kendilerinde olduğunu sanıyordu. Tezgahtar muhtemelen bu pijamaların yanında bir de farklılık, biriciklik, tek sendecilik gibi duygular veriyordu promosyon olarak. Yoksa griyle pembenin uyumunu yakalamış birbirinden habersiz bunca kadın, aynı duygulara nasıl sahip olabilirdi ki? Yeni aldığı arabasından ve iki yıllık sevgilisi, bir aylık nişanlısından gözlerini açıp birazcık etrafına baksa çalıştığı dershanenin bulunduğu caddede her pazar beş liraya bu ve türevi pijamaların kapış kapış satıldığını görecekti.
Hızlıca soyundu ve hızlıca giyindi sabah yatağın üzerine fırlattığı pijamalarını. Toplu olan saçlarını hiç yakışmayan ojeli elleriyle geriye doğru itti. Saçlarının önüne gelmesinden rahatsız olmalıydı ki artık bu onda bir tik haline gelmeye başlamıştı birçok refleksif hareketleri gibi. Öğrencileri daha ikinci dersten anlamışlardı onun garip hareketlerini. Kendine has birtakım hareketleri ve konuşması vardı. Taklit edilmesi de kolay değildi öyle. Konuşmasında ve hareketlerinde hafiften bir erkeksilik/kabadayılık seziliyordu. İnsanı kararsız bırakan tiplerdendi.
Bilgisayarını açtı ve masaüstünün gelmesini bekleyene kadar kendisine hiç mi yakışmadığı zaten çoktan akmış olan makyajını, asıl amacı bebeklerin poposunu silmek olan bir ıslak mendili alarak gözlerini fal taşı, ağzını da yamuk bir o/ u harfi gibi aynı anda açarak önce gözlerini daha sonra da aynı ıslak ve kirli mendille tüm yüzünü sildi ve yer yer kara yer yer ten rengi olmuş mendili konsolunun önüne öylece bırakıverdi. O sırada masaüstü çoktan gelmişti. Hemen internete bağlandı. Onun bağlan tuşuna basması hemendi; ama internetin bağlanması pek hemen gibi olmadı. O, internet hemen bağlansın diye beklerken o sırada msn'de çevrimdışı konuşacağı meslektaşlarına soracağı ve meslektaşlarının da ona soracağı fakat onun öldürseler söylemeyeceği soruları düşünüyordu hızlı hızlı. Ya o her şeyi çok hızlı yapıyor ya da dünya çok yavaş hareket ediyordu ona göre. İnternet bağlanır bağlanmaz kullanıcı adı ve şifresinin kayıtlı olduğu, kişi kartında ise nişanlısı ile nişan töreninde çektirdikleri fotoğraf olan msn'sini açtı ve çevrimdışı konuşacağı arkadaşlarının çevrim içi olup olmadığına baktı. Meşgul görünüyorlardı. Bir tanesiyle slm, mlm derken konuşmaya başladılar ve rakip dershanelerin yine rakip iki meslektaşı birbirlerinden hem bir şeyler koparmaya hem de birbirlerinden bir şeyler koparmamaya uğraşmakla iki saat geçirdiler. Sohbet sonunda ikisi de aldıklarından memnun, verdiklerindense hiç memnun değildiler.
Kadın işini bitirdiği bilgisayarını kapattı ve derhal öğrencilerine aylar öncesinden uygulayacağına söz verdiği tarama için kollarını sıvadı. Evin içinde ne kadar soru bankası, yaprak test, konu anlatımlı kitap, fotokopi varsa salondaki mütevazi yemek masasının üzerine yığdı ve koşa koşa odasındaki çalışma masasının üçüncü çekmecesinden yapıştırıcısını (o buna prit diyordu, markası prit olmasa dahi), makasını, lazım olmayacağını bile bile falçatasını ve temiz A4 kağıtlarını aldı ve onları da kitap yığınlarının arasına bırakıp doğruca kaynadığını "tık" sesiyle haber veren su ısıtısının yanına, mutfağa koştu. Suyu ısınması için ısıtıcıya koyarken hazırlamış olduğu üçü bir aradalı kahve kupasına sıcak suyunu doldurdu ve salondaki mütevazi masasına geçti.
Bir yandan sıcak kahvesini üfleyip ufak yudumlar alırken bir yandan da kitap yığının en üstündeki kitabı almış bir arpa boyu adlı konuyu arıyordu. Zira kendisi dört ay boyunca ancak bir arpa boyu yol kat edebilmişti. Bulduğu bir arpa boyu konusuyla ilgili ilginç, zorlayıcı, geçerliliği ve güvenirliği yüksek olmasını beklediği soruları seçip kesiyor, bir yandan da boş A4 kağıtlarına yapıştırıyordu. İki saat süren çalışmasının ardından bugün de çok iş, az laf yaptığını düşünerek kes yapıştır olarak hazırladığı taramasını da bitirmiş olmanın mutluluk ve rahatlığıyla doğruca yatağa attı kendini. Yatmadan önce hızlıca tuvalete gidip yine hızlıca hacetini görmeyi, sonra banyoya gidip hızlıca dişlerini fırçalamayı ve tabi ki hırsızlara ve kötü adamlara karşı dış kapısını kilitlemeyi unutmadı.
23 Şubat 2010 Salı
Soytarının Sorunu
Aklımın soytarısı...
Hala komik değilken şakaların
Sen inadına güldürmek ister gibisin.
Bir burnun kaldı seni bana eş tutan.
Geriye kalanın zaten boya...
Aklımın soytarısı...
Sen benim asla hüzünlenmediğimken
Nereden çıktı bu seyirsiz ızdıraplar söyle bana!
Ya da yok...
Git bir yüzünü yıka ve dön bak aynaya.
sorun sensin çünkü!
Sen ve senin olamadığın her şey...
Hala komik değilken şakaların
Sen inadına güldürmek ister gibisin.
Bir burnun kaldı seni bana eş tutan.
Geriye kalanın zaten boya...
Aklımın soytarısı...
Sen benim asla hüzünlenmediğimken
Nereden çıktı bu seyirsiz ızdıraplar söyle bana!
Ya da yok...
Git bir yüzünü yıka ve dön bak aynaya.
sorun sensin çünkü!
Sen ve senin olamadığın her şey...
Etiketler:
Şiir,
transkripsion
12 Şubat 2010 Cuma
Atari
10 yaşındayım. Dersleri fena olmayan bir ilkokul öğrencisiyim. Sabahçıyım. Hiç sevmiyor olsam da sabahları erken kalkmayı, mecburen sabahları saat 6'da ayakta oluyorum. Aslında öğleden sonra tamamen boş olduğu için fena da olmuyor aslında. Günde 7 saat ders görüyorum ve 12.30 gibi evde oluyorum.
Evde yapacak çok fazla işim olmuyor. Tâkdir edersiniz ki ilkokul ödevleri kısa sürede bitiriliyor. Meselâ ben, öğretmenin haftasonu yapmam için verdiği ödevleri cuma akşamından bitirip Cumartesi-Pazar sokaklarda arkadaşlarımla eğleniyorum.
Aslında çok fazla da arkadaşım yok. Mahallemdeki çocukların birçoğunu sevmiyorum. İki kardeşle aram iyi sadece: Hikmet ile Mehmet. Onlar olduğu zaman beraber evlerinin önündeki bahçede top oynuyoruz. Genelde de kavga ederek ayrılıyoruz. Eve gidince kim niye kavga ettiğini hatırlamıyor ve ben ertesi gün kahvaltıdan sonra kendimi yine onların kapısını çalarken buluyorum.
Pek çok zaman da televizyon başında çocuk programları ve çizgi filmler izlediğim oluyor. Kimi zaman çok eğlenirken kimi zaman da çok sıkılıyorum ama arkadaşlarım sokakta poşet ile kar üstünde kayarken Susam Sokağı izlemek, bana daha cazip geliyor.
Bunun dışında bir eğlencemiz de atariler. Benim atarim yok. Mustafa adındaki bir başka arkadaşımın var. Aslında Hikmet ve Mehmet kadar iyiydik onunla da fakat o atariyi aldıktan sonra değişti. Evden çıkmaz ve akşama kadar onnunla vakit geçirir oldu. Bu nedenle de artık sevmiyorum Mustafa'yı. Beni de oynatsa severdim ama.
Bazen Hikmet ve Mehmet'in evine değil de Mustafa'nın evine gidiyorum dışarıya onu çağırmak için: gelmiyor. Yatak odasının camı kolay uaşılabilir bir yerde olduğu için demir parmaklıklarla kapatılmış ve benimle oradan konuşuyor. Ne yaptığını sorunca "Atari oynuyorum." diyor. Aslında buradan bu görülüyor ama yine de beni de davet etsin diye bu soruyu soruyorum: davet etmiyor. "Ama istersen buradan izleyebilirsin" diyor. Ben de ayakta onun oynadığı oyunları dışarıdan izliyorum: demir parmaklıkların öbür tarafından.*
İnsanın bir zamanlar iyi bir arkadaş olduğu insandan bu şekilde bir davranış görmesi beni üzüyordu. Ama ben oradan ayrılmayı hiç istemiyordum çünkü o anda yaşadığım eğlence üzüntüme baskın çıkıyordu. Bir de gurur var ama onu anlamlandırabilecek bir yaşta değilim.
Daha sonra -biraz geç kalmış olsam da- sünnet oluyorum. Düğünümde takılan paralarla bir atari de ben alıyorum. İki farklı eğlencemin yanına bir de bu atari ekleniyor. Ben de uzunca bir süre kendi başıma evde atari oynuyorum.
Sonra büyüyorum. Hikmet ve Mehmet'in kardeşi de büyüyor. Atarilerin yerini Play Station'lar alıyor ama bir tavır hiç değişmiyor: Eğlencenin dışındaki çocukların demir parmaklıkların ardından kendi başlarına bu eğlenceye katılması.
*Bu satırları yazmak bana şu karikatürü anımsattı:

Evde yapacak çok fazla işim olmuyor. Tâkdir edersiniz ki ilkokul ödevleri kısa sürede bitiriliyor. Meselâ ben, öğretmenin haftasonu yapmam için verdiği ödevleri cuma akşamından bitirip Cumartesi-Pazar sokaklarda arkadaşlarımla eğleniyorum.
Aslında çok fazla da arkadaşım yok. Mahallemdeki çocukların birçoğunu sevmiyorum. İki kardeşle aram iyi sadece: Hikmet ile Mehmet. Onlar olduğu zaman beraber evlerinin önündeki bahçede top oynuyoruz. Genelde de kavga ederek ayrılıyoruz. Eve gidince kim niye kavga ettiğini hatırlamıyor ve ben ertesi gün kahvaltıdan sonra kendimi yine onların kapısını çalarken buluyorum.
Pek çok zaman da televizyon başında çocuk programları ve çizgi filmler izlediğim oluyor. Kimi zaman çok eğlenirken kimi zaman da çok sıkılıyorum ama arkadaşlarım sokakta poşet ile kar üstünde kayarken Susam Sokağı izlemek, bana daha cazip geliyor.
Bunun dışında bir eğlencemiz de atariler. Benim atarim yok. Mustafa adındaki bir başka arkadaşımın var. Aslında Hikmet ve Mehmet kadar iyiydik onunla da fakat o atariyi aldıktan sonra değişti. Evden çıkmaz ve akşama kadar onnunla vakit geçirir oldu. Bu nedenle de artık sevmiyorum Mustafa'yı. Beni de oynatsa severdim ama.
Bazen Hikmet ve Mehmet'in evine değil de Mustafa'nın evine gidiyorum dışarıya onu çağırmak için: gelmiyor. Yatak odasının camı kolay uaşılabilir bir yerde olduğu için demir parmaklıklarla kapatılmış ve benimle oradan konuşuyor. Ne yaptığını sorunca "Atari oynuyorum." diyor. Aslında buradan bu görülüyor ama yine de beni de davet etsin diye bu soruyu soruyorum: davet etmiyor. "Ama istersen buradan izleyebilirsin" diyor. Ben de ayakta onun oynadığı oyunları dışarıdan izliyorum: demir parmaklıkların öbür tarafından.*
İnsanın bir zamanlar iyi bir arkadaş olduğu insandan bu şekilde bir davranış görmesi beni üzüyordu. Ama ben oradan ayrılmayı hiç istemiyordum çünkü o anda yaşadığım eğlence üzüntüme baskın çıkıyordu. Bir de gurur var ama onu anlamlandırabilecek bir yaşta değilim.
Daha sonra -biraz geç kalmış olsam da- sünnet oluyorum. Düğünümde takılan paralarla bir atari de ben alıyorum. İki farklı eğlencemin yanına bir de bu atari ekleniyor. Ben de uzunca bir süre kendi başıma evde atari oynuyorum.
Sonra büyüyorum. Hikmet ve Mehmet'in kardeşi de büyüyor. Atarilerin yerini Play Station'lar alıyor ama bir tavır hiç değişmiyor: Eğlencenin dışındaki çocukların demir parmaklıkların ardından kendi başlarına bu eğlenceye katılması.
*Bu satırları yazmak bana şu karikatürü anımsattı:

Etiketler:
Öykü,
Uyumsuz Birey
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)