12 Şubat 2012 Pazar

Çok Eğlendim Lan! Neden?

Dediler, fanzin yapalım.
Dedim, yapın!
Dediler, hep beraber yapalım.
Dedim, neden?
Hâlbuki denmez neden; sorulur.
Ama dedim, ben.
Dediler, neden dedin sen?
Dedim ki denmez neden, sorulur.
Ki düşündüydüm de bunu üç satır evvel.

Karaladık bu sayfayı da bu mürekkepsizlikle
Bizden bi' bok olmaz bu mütevazılıkla.

Öyle Diyorlar!

2 Şubat 2012 Perşembe

Aritmetik


Aşağıda ne var?
Üç ağaçkakan
Aşağıda ne var?
İki elma
Aşağıda ne var?
Bir bulut

30 Ocak 2012 Pazartesi

Kahve Sohbetleri

az daha solumaya devam edersem aynı odanın havasını eğer, karın boşluğumdan bir komidin, kulak memelerimden sarkan askılıklar ve boyumdan küçük bir yatapğa sığdırılmış bir bedene dönüşeceğim. evrim dediğin bazen hiç de dekoratif olmuyor. zira ben hep bir mutfağa benzemek isterim. ancak içinde bulunduğum koşullar beni biçimsiz bir iç mimariye doğru iteliyor.

her akşam içtiğimiz birer fincan kahveyi hatırlıyorum. her akşam içilen bir fincan kahvenin anlatım bakımından tekillik ile çoğulluk arasında sıkışıp kalması ne kadar da karmaşık. belki de ironik. türkçe kavram zıtlıklarının hepsi de ironik olabilir ya da... uçurumunun kenarında durduğumuz gramer boşluğu ne olursa olsun, yani esas olan cümle içinde tekil çoğulluktan ziyade senin bana yaklaşık üç günde bir anlattığın içi boş, hatta saçma sapan hikayelerdi. en sevdiğim dolunay parlaklığında ışıkların kapatıldığı en güzel zamanlarımızı düşünüyorum. karanlık gök yüzünden uçarak geçen filler vardı bir keresinde. makine mühendisini ormana göndermişler tahtadan biçer döver yapmış. daha ten tene değmeden boşalmışcasına genç yaşta intihar eden adamın munzur halleri vardı hatta... böylesi uzayıp giden daha bir çok saçma sapan hikaye.

bir hayvanat hikayesi vardı. hani şu kaplumbağaların illegal dövüş yaptıkları hikayen. parkalı fareler vardı ormanda, ağaç diplerinde bildiri dağıtıyorlardı. bir tek o hikayenin sonunu getirmediğini hatırlıyorum. sahi ne olacaktı sonunda. o karetta karetta herkesi terk edecek miydi hakikaten? peki o süper güç iksiri herkesi yenmesini sağlayacak mıydı bizim tospağanın?.. beni her seferinde güldürmeyi ve eğlendirmeyi ne kadar da güzel başarıyorsun. uyumluluktan hiç haz etmezdim ama kahveni bile benimle aynı anda bitimen o kadar hoşuma gidiyorki anlatamam.

bir gün beraberce oturup on sekiz yaşımıza mektup yazacaktık. ben senin neler yazacağını biliyorum. "sen ne ayaksın" diyecektin ilk önce, "hele bana onu bir anlat!.." diye devam edecektin. kendinle alakalı en iyi bildiklerini sıralayacaktın önce. ömrün boyunca durmaktan gurur duyduğun yeri söyleyecektin. sonra iyiki de şehri terk ettiğini. edindiğin arkadaşlarının bir kısmının seni ne kadar sahiplendiğini ve bununla her daim övünüp o arkadaşlarına asla fenalıklar yapmaman gerektiğini. bir de sevmekten ve körü körüne güvenmekten asla vazgeçmemen gerektiğini...

bu yaşımıza kadar hayatta kalmış olmayı başardığımızın haklı gururu içindeyim. kolay değil onca sene kocaman bir yalnızlık ile sevgili olmak. ama sen arada sırada yalnızlığından kurtulurdun. keşke daha az sevişip daha çok aşık olmayı deneseydin diyorum bazen. hadi ben bir kenarda sırtına kimi zaman binen koca bir yüküm ama sen pek tabi hem benden hem de bu yalnız hallerden kurtulabilirdin. şimdi burada olsan "e o zaman da burada olmazdım ki, kendim ile ilgili öngördüğüm en bariz dönüm noktasında bile aksi yönü seçseydim eğer şu halimden tamamen farklı biri olurdum..." derdin. belki de haklısın, aslında hç olmaman gerekiği halde. koca bir ömür eğer sabit bir çan eğrisinde ibaretse, aynı dönüm noktasının olduğu yere vardığında hayatı bir şekilde katekulliye getirip tekrar tersine çevirmeyi başarabilirsen eğer bu sefer diğer yolu seçer misin?..

artık bitirmenin zamanı gelmedi mi sence? güzel zamanlar yaşadık burası kesin fakat, gitmen gerek nihayet. bunu sen de iyi biliyorsun ki yaşadığımız bu deneyim bizi sadece küçük mutluluklara itti. biz, ikimiz ve akabinde tüm insanlık durmaksızın bir arayış içindeyiz ya hani, bu yüzden de duygularımız zaman içerisinde değiklik gösteriyor ve yine bu sebepten duygusal değişimlerimizin tümü karakterlerimize yansıyor ya, işte sırf bu yüzden, birbirimizden sıkılmaya başlamdan gitmenin zamanı geldi. "her şey normalmş lan meğer!.." dediğin zamanı hatırla. tıpkı o zaman olduğu gibi iki gün sonra olacaklar da gayet normal. bunları söyleyen bensem eğer söylesene bana, ben miyim anormal?..

madem sonuna geliyoruz, o zaman güzel bir sohbet edelim bu akşam. tam karşımda otur yine ve sana baktığım anları kaçırmadan direk gözlerimin içine bak yine. ne garip, bir şeyin sonunun geldiğini bilmek aslında o kadar da zor değilmiş meğer. hatta bunu kabullendiysen eğer keyifli bile olabiliyormuş. en nihayetinde gülümseyebiliyorum şu anda. sana dönüyorum, gözlerin bende yine aferim. bana baktığın o aynanın içinden en son ve en güzel hikayeni anlatman için usulca cesaretlenmeni bekliyorum...

17 Ocak 2012 Salı

Yârâ

15.12.2010 

Gördüm, orada, ağlıyor
Yaralarını kanatarak kaşıyor
Kanatacak kadar kaşıyor yaralarını

Kaşıyor
       kanatarak
              yaralarını

Gördüm, orada, gidiyor
Terk ediyor varını yoğunu
Varı yok artık, yoğu var
Elinde kalan
Kanatılan yaralarından
       geriye kalanlar sadece
              kabuk
                kan
                  ve...

Geliyorum sadede

"Sen," diyor şair "yüzüne sürgün olduğum kadın"
Bil ki kanamayacak hiçbir yara
       bir yerden sonra;
Sen, ne kadar kaşırsan kaşı
          ne kadar kanatırsan kanat
Unutma, değil nicesi umutların
Nicesi yaraların 24 karat!

14 Aralık 2011 Çarşamba

Mezopotamya

Mezopotamya!
Bir güneş yanığı
Bir güneş yanığı daha
Biri sulu
Diğeri kuru
Kupkuru
Pekiştirmeli
Buradaki her şeyi
Her adımı
Her aşı
Her aşkı!
Erken doğan güneşler
Küfrettirmez adamı
Dil dile değdikçe
Dillenir her güzel şarkı
Şark-ı ki!
Hoştur
Şark-ı ki
Huzursuz görünen
Huzursuzlaştırılan
Huzur-u mekandır
Sarıdır
Sapsarı
Sarı ise.
.
.
.
İyidir.

Kantin

Saçlarımızı ve tüm bedenimizi savuran rüzgarı üzerinde “Kantin” yazan o yer kesiyordu ancak. Bir hışımla sarıldığımız Kantin kapısından içeriye girerken kimi yatağında bekleyen sevgilisini, kimi kafasını karıştıran birden fazla adamı ya da kadını, kimi bu ayı nasıl denkleştireceğini, kimi bu ay ailesine ne kadar para göndereceğini, kimi birinci dereceden herhangi bir akrabasının düğününü, kimi kardeşine söz verdiği bilgisayarı almayı, kimi ise yanındaki kaşık kadar yüzlü kadını düşünüyordu. Adımımızı attığımız anda biraz önceki rüzgardan eser kalmıyor, kantin kapısının sol üst köşesine monte edilmiş elektrikli sobanın sıcağıyla bir anda olsa herkes, kapıdan girerken kafasını kurcalayan tüm güzel şeylerden ve tüm dertlerden soyunuyordu. Karşıda kantinin küçüklüğüne yaraşır küçük bir çay tezgahı bulunuyor. Tezgahın müşterilerin gördüğü tarafı; bordo, kareli, eski bir o kadar da kirli bir bez parçasıyla kamufle edilmiş şekilde bizleri karşılıyor. Tezgahın arkasındaki insanlar… Çocuk! İki haftadır kafası sarılı çocuk iki haftadır her tenefüs arasında öğretmenlere pet bardaklarda çay taşıyor. Çay alacağım her tenefüs çayın kaç lira olduğunu bilmeme rağmen çocuğa çay ne kadardı diye soruyorum. Her defasında elli kuruş hocam diyor. Cüzdanımı karıştırıyorum. Bir ellilik bulup tepsisine bırakıyorum. Sigaramı sol elime geçirip sağ elimle çayı alıyorum. Çocuk gidiyor. Kaşık kadar yüzlü kadınla şarkı söylemeye devam ediyoruz. Çocuk, tezgahın arkasında sarılı kafasıyla kendinden birkaç yaş daha büyük ağabeyleri gibi bizi dinlemiyormuş gibi dururken konuşulanları anlamaya çalışıyor. 57 plakalı Murat Hoca elinde beyaz filtreli sigarasıyla beş adımlık kantini 128 adımla bitirmeye and içmişcesine bir sağa bir sola gidiyor. Üzerinde hala etiketi bulunan kendimizden oldukça küçük taburelerden kıçımıza ve ruhumuza en yakışanını seçip oturuyoruz. Tabureler insana ilham kaynağı verecek kadar ucuz ve küçük. Bazımız yanında oturduğu gövdenin hem gözlerinin içine bakmak istiyor hem de ona dokunmak. İkisi bir arada çok da mümkün olmuyor. Birbirine değen kolların yanı sıra ara sıra kaçamak bakışlar atılıyor. Ismarlanan çaylar: üzerinde şeffaf, cam görünümlü şekerlik olan tabureler kadar küçük sehpanın üzerine konuluyor. Bir yerlerde artık klikler oluşmaya başlamış, bir oraya bir buraya laflar atılıyor. Gülüşmelerse hiç susmuyor. Kimi çayı beş, kimi iki, kimi üç, kimi hiç şekerli içiyor. Birer yudum alıyoruz. Buğulanan gözlük camları şallarla siliniyor. Ruj izi bırakan pet bardak espri konusu oluyor. Sol tarafımda oturan kaşık kadar yüzlü kadın bir şeyler söylüyor. Ona da O’nun solunda oturan adam bir şeyler söylüyor. Karşıda kendi küçük, aklı büyük başkan, sağ yanındakiyle konuşuyor. O’nun yanındaki önü açık ceketinin altındaki lacivert tişörtüyle ve yırtık kot pantolonu ile sağ ayağını germiş, ellerini havada birleştirerek geriniyor. O’nun karşısındaki sırtını dayadığı duvarda orada, öylece, bir ay önce bıraktığı sigarasını içip çayını yudumluyor. Ne düşündüğünü O’ndan başka kimse bilmiyor.

17 Kasım 2011 Perşembe

Defterler

(Tarihi aşağıda yazmakta olan bu öyküyü burada paylaşmadığımı öğrenmem üzerine ekleme ihtiyacı hissettim.)

09.10.2009

S.’ye

Defterler

F. işaretlere inanırdı.

Ulaşım aracından inip evine gitmesi en fazla 20 dakikasını alacaktı fakat kendinde bir farklılık hissettiği için eve değil de sürekli takıldığı R. adlı kafeye gidip, biraz kitap okumaya karar verdi. Uzun süredir yakınlarda bir yerde varlığına inandığı kadının, bu sefer daha da yakınında bir yerde olduğunu hissediyor gibiydi.

Çantasında bulundurduğu ders kitaplarının arasına yeni bir kitap ekleme düşüncesi ise kafasında, kafeye doğru giderken önünden geçtiği kitapçının kapısında belirdi. Fazla düşünmeden içeri girdi. Diplere doğru ilerledi. Hep almayı düşündüğü fakat bu kitapçıya her girdiğinde rafta göremediği kitabı rafta yine göremedi. Aynı yazarın diğer kitaplarına ve oradan da diğer yazarların diğer kitaplarına bakmaya başladı. Sevdiği başka bir yazar olan A.'nın N. adlı kitabına rastladı. Kapak tasarımı hoşuna gitmişti. Sanki şimdi almazsa bu kitabı bu rafta bir daha hiç göremeyecekmiş hissi içini doldurdu. Buna rağmen cebindeki paranın bu kitabı alırsa kendisi ne kadar daha tok tutar sorusuna verebileceği cevap, kendisini tatmin edecek uzunlukta değildi.

Kapağını çok sevdiği kitabı rafına geri bıraktı ve şiir kitaplarının bulunduğu raflara yöneldi. Öyle bir göz gezdirdi. Sonra hızlı adımlara dünya klasiklerinin bulunduğu rafa yöneldi, kapağını sevdiği kitabı aldı ve ödemeyi yapmak için kasaya doğru yöneldi. O sırada kitabı tuttuğu elini bir başka kitap rafının köşesine çizdirdi. Bunu kitabı almaması için kendisine gönderilmiş bir işaret olarak kabul etti ama umursamadı.

Z. işaretlere inanırdı.

Henüz kasiyerin önüne gelmemişti ki sırtına kadar uzanan kızıl saçlarıyla bir kadının kendisine dikkatlice baktığını gördü. Gözleri kadının gözlerine takıldı. Sanki bir yerden tanıyor gibiydi. Sanki çok daha önceleri konuşmuşlar gibi hissediyordu. K.'nın kendisine baktığını gören kız utanıp başını önüne eğdi ve yanındaki arkadaşıyla beraber arka tarafa doğru yürümeye başladı.

A., kasiyerin önüne gelmiş ve sıraya girmişti. Ödeyeceği parayı hazırlamıştı fakat aklı kızıl saçlı kadındaydı. Bir yandan ona bakıyor, bir yandan da sıra kendisine geldi mi diye kontrol ediyordu.

Sıra kendisine geldi.
Kitabın parasını ödedi.
Dışarı çıktı.

Dışarıdayken de bir süre kitapçının büyük camlarından içeriye bakıp saçları uzun, boyu kendisininkinden kısa olan kadına bakmaya çalıştı. Bir küçük silüet gördü gibiydi ama ona ait olup olmadığından emin değildi.

F. işaretlere inanırdı ama bu sefer onların peşinden koşmaya çekiniyordu; son sefer başına gelenlerin kendisinden ziyade başkalarına da zarar verdiğini görmüş ve önlem olarak hemen herkesten uzaklaşmıştı.

Yeni satın aldığı kitabı çantasına atıp kafeye doğru hızlı adımlarla ilerledi. Kafenin dışında bulunan masalardan birine oturdu. Bir kahve söyledi. Bir dal sigara yaktı. Kitabını okumaya başlayamadı. Kalbinin hızı arttı bir anda ve kızıl saçlı kadını düşünmeye başladı.

K. işaretlere inanırdı. O kadın gerçekten "O" kadınsa, varlığını gerçek anlamda çok yakından hissettiği "O" kadınsa, mutlaka yine karşısına çıkacaktı. Mutlaka çıkacaktı. Hatta buna o kadar inanıyordu ki, bu ara sokakta, önünde oturduğu kafede kitabını okurken, "O"nun yanından geçeceğinden dahi emindi.

Kızıl saçlı kadın, yanındaki arkadaşıyla beraber, o kitabına tam da ara verdiği anda bu ara sokaktan, hemen önünden geçti gitti. İşaretlere inanmak, kişiye cesaret vermiyordu belli ki.

A. kitabını kapattı, tuvalete gitti ve işaretlere inanmaya devam etti.