22 Aralık 2008 Pazartesi

Kavramlar Arasında

“Doğruluklarının ızdırabı ile yanan ruhlar ebedi miraslarına kavuşacaklar…”

Bu sözü bir Anime’den arakladım. Hatta kendime sorsam bunu buraya neden yazığımı bile bilmiyorum. Birkaç gün önceydi. O gün fark ettim ki; benim hayatımın dönüm noktalarının birçoğu Pazar gününe denk gelmiş. O gün kendini bilmez, haddi cümleler içinde sınırlı biriydim. Ders veren adamdım yine. Aşırı mantıklı ve bir o kadar doğrucu Davut günümdeydim. Hesaplayamamışım, bunca söylenen doğru hem benim, hem karşımdakinin acılarını dürtükleyecek…

“Sen hayatında hiç geri plana itilmemiş, hiç reddedilmemiş, kendi bildiğini doğru olarak yorumlamış ve bu haliyle bilinçaltına kazımış, başkalarının senin yaptıklarına yanlış demesine dahi tahammül edemeyen, kendi doğrularınla yaşayan, ezilmenin, acı çekmenin yontulmuş haline erişememiş, benim gözümde halen daha çocuk olan birisin…”

Böylesine uzun bir cümleyi tam olarak hatırlamış olmak hakikaten gurur verici. Böyle bir cümleyi muhatabına onu kırmadan söylemek ise büyük bir yetenek ve zarafet gerektiriyor sanırım. Böyle bir insan da olmadığına göre, bu durum için imkânsız demek de pek tabi mümkündür. Samimiyete sarılmaya çalışan ve sürekli ışığın üzerine çevrilmesini isteyen bir ruha böyle şeyler söylemek gayet gerekli aslında. Anlamadığım şey; neden pişmanmışım gibi hissettiğim…

“Bahsettiğin dostluk kavramının içini boşaltmıyor kimse. Herkes kendi dostluk kavramını yaşıyor. Kavramlar insan gözünde görecelidir. Dostluğun bilmem kaç tane farklı tanımı vardır. Sen beşincisini benimsemişsindir, ben kırk üçüncüsünü. Fakat diğer insanlar da bu dünya içinde nefes alıyor ve geri kalan tanımları yaşatıyorlar. Zihninde kalıplaştırdığın doğrularının etkisi bütün bunlar…”

Çok felsefi ve bir o kadar sıcakkanlı olmam gerekiyordu o anda. Karşımdaki her an patlamaya hazır bir volkan gibiydi çünkü. Bir o kadar sevimli ve kendine has… Yine de birileri bir takım yanlışları ortaya dökmek zorundaydı. Ve biliyordum ki; bu söylediklerim bir başkasının ağzından dökülse o kişi için çok üzülürdüm. Böylesine bir muharebeden en az hasarla çıkacak kişi bendim zira. Konuşurken ellerimi ovuşturuyordum. Avuçlarım terliyordu. İncitmekten ne kadar da korkuyordum. Hâlbuki incitmemek imkansızdı…

“Kimse senin yaptığın yanlışları yüzüne vurmamış. Sende yaptıklarını ve düşündüklerini doğru görmüşsün bu yüzden sürekli. Şimdi ise, bunca zamandır olmayan şey olmuş. Senin doğrunun yanlış olduğu uygulamalı anlatımlar ile ispatlanmış. Sen ise karşılık olarak kabullenmek yerine çemkirmeyi, reddetmeyi tercih etmişsin. Üstüne savunma mekanizman devreye girmiş ve senden beklenmeyen çıkışlar yapmışsın…”

Bunları söylerken bile halen dikenlerinin ucu bana dönüktü. “İşte yine yapıyorsun farkında olmadan” diye kaç defa söylediğimi unuttum. Kabullenmezlikler içindeki bir karakterin içten içe kendine sorgulamaya meylinin portresiydi artık karşımda duran. Cümlelerime karşılık vermeyen, esprilerime gülmeyen ve alık bir çehreye bürünen bir siluetti şimdi o hırçın kız. Ayrılırken bile isteksizdi sarılmak hususunda. Kırılmıştı besbelli. Suratı düşüktü ve bu beni yaralamaya yetti. Fazla mı üstüne gittim veya bunları hiç mi konuşmasaydım diye kendimi yedim ayrıldıktan sonra. Ancak bir yerlere toslamadan frenlerin boşaldığını söylemesi lazımdı birilerinin…

O günden sonra üç gün daha görüşemedik. Telefonlarıma cevap vermiyordu. Kendi iç hesaplaşmasını yapıyordu sanırım. Bunca söylenenler alarm sinyallerini devreye sokmuştu. Bu yaptıkları bir yanlış değildi. Benim düşüncem; herkes hayatında bir defa zor olanı yaşamalı idi. Kolaylıklar sabitlikler yaratırdı. Ona olanlar ise yaşamamışlık kaynaklı bir takım eksikliklerdi. Bir gün telefon çaldı. O vardı hatta. İki üç cümle sonra anlamak kavramı hakkında yenilikler yapmak gerektiğini düşündüm. Karşımdaki ses bana sadece tek bir cümle söyledi bunu düşünebilmem için:

“Dostluk kavramının içini boşalttınız siz!..”

19 Kasım 2008 Çarşamba

Girizgâh

Buraya oyun oynamaya geldim. Doğruluk, dürüstlük gibi evrensel değerlerle kendimi boğazladığım sabahlardan kaçmak için, bunlarla iğfal ettiğim mahremiyetime borcumu ödemek için. Yüzümü kapatıp konuşmaya geldim. Kendimi rahat bırakmaya geldim, bıktım kendimle konuşmaktan. Sırtımı sıcak bir duvara verip ağlamaya ihtiyacım var, hepsi bu.
Yalanlar söyleyeceğim ama o denli samimiyetle yapacağım ki inanacaksınız. Şeytanlarımı besleyeceğim, uzun yıllardır açız. Kendimi kusacağım, çok kişiselim, çok yalnızım, çok küfürbazım.
Daha önce hiç hikaye yazmadım. Kaçak misafiriyim buranın, blog sahibine hürmetlerimi iletirim. Kimselere diyemeyeceğim bir tıkanmışlıktı, yaramı deşmedin ama görmezden de gelmedin. Sağ ol.
Hala çok hevesli değilim aslında yazmaya. Hatta şimdi bile bırakıp kaçmak istiyorum, ama biliyorum yarın, şu an olduğum yerden çok uzaklara gitmiş olacağım, nerede ne hissettiğimi bile hatırlamayacağım.
Ben ne yazacağımı bilmiyorum, her ne oluyorsa işte onlar, sancıyla dökülüyorlar beynimden ve var olmakla ilgili sorunları var. Görünmek istiyorlar, saldırmak istiyorlar, sonra birden saklanmak istiyorlar, hiç olmamış olmak istiyorlar. Çok rahatsız ediyorlar beni. Ben zaten rahatsızım. Göz kuyruklarım aşağı doğru benim, doğuştan hüzünbazım. Öyle olurmuş düşük göz kuyruklular.
Evet her şeyi silip, yatıp zıbarma isteğimin doruğundayken sözlerime son veriyorum. Ben Buruncuk. Buraya oynamaya geldim. O kadar.

18 Kasım 2008 Salı

Hazırım

Aşırı kişisel, yoğun ego aromasıyla kendini fazla şımartmış küstah kişi. Kendince çok haklı. Nasıl olmasın ki? Öte yandan halhallı-küpeli cariye. Nasıl da aşmış görünüyorsunuz benim içinde boğulduğum küçük bok çukurlarını. İnanmıyorum size. Siz gerçekseniz ben değilim. Aynaları piksel piksel ettiniz. Bok yemişin evlatları. Ama bir gün çok sakin olacağım. Hiç korkmayacaksınız. Hiç anlamayacaksınız ipler kimin elinde. Susmayı bilenin. Susmayı bilenle konuşamayan arasında ince bir çizgi olsa ya. Yine ikinci el ihanetlerin çöpünü süpürüyorum. DUVARINA HOŞ GELDİN ne abi? Dalga mı geçiyorsun? Asıl sen duvarıma hoş geldin. Üstüne yıkacağım. Bekle. Bir şeylerle oyalan. Kendimizi oyalamayı iyi biliriz, ertelemeyi ve ertelenmeyi. Ben payıma düşeni almaya gidiyorum odama şimdi.

( I can't stop loving you - Ray Charles)

Her geçen gün benim işim kolaylaşıyor da, sizin için endişeleniyorum. Zaman benim zamanım, çıplak gözlerle görüyorum bunu. Her şey mümkün. Affedebilmeyi diliyorum, içim zehir. En kötü ihtimalle hepimiz tepetaklak oluruz, ki bu uzun vadede çok sevimli bir şeydir. Hala vakti olduğuna inananlar için. Umudu sömürmezseniz şayet, hep yaptığınız gibi; size güzel hediyeler alırım. Ama önce tanık olduğum tüm adilikleri içime çekip sindirmeliyim. Zaman verin bana, bir şeylerle oyalanın, ilgilenmeyin benle.

(İnsanın kendine karşı bencil olması / Yine ne dedin Gülşen? Yine dan dan düşünmeden konuştun. Nasıl bir bölünmüşlük içindeyiz kızım, niye tek parçayız buna rağmen? )

(Unchain My Heart)

Bence de komik. Ama kendi kendimi yanlışlayıp, götüme baka baka geri dönemem, bu yazdıklarımı silmeyeceğim. Söz varsa her zaman yalan vardır, her zaman çarpıtma vardır. (hadi canım) Ben konuştukça homurdanan ne? Şimdi kişi listemde son bir temizlik yapacağım. Müsaadenizle.

7 Kasım 2008 Cuma

hikayeden hediye

öncelikle belirtmeliyimki bu yazı blog sahibinin isteği üzerine sanal bir doğum günü hediyesi olarak kaleme alınmıştır. kaleme alınmak kavramı ne kadar doğru oldu, bilemedim şimdi. şöyle değiştireyim. tuşlara basılmıştır. bugün benim de doğum günüm. benimle aynı günde doğma şerefine eriştiğinden dolayı yazıyorum bu yazıyı. yoksa tek bir tuşa bile basmam. bu da kayıtlara geçsin:)

buraya dilediğim gibi özgürce saçmalayabilirim. blog sahibinin saçmalama potansiyelimi kaldırabileceğini düşünüyorum. ruh ikizi kuzeni olarak eminim ki kan çekiyordur falan kesin.

popomundoyla ilgili olacak yazımın bu paragrafı. gittiğinden bu yana popomundoda başta adı olmak üzere çok şey değişti. artık biz onu aramızda popmundo diye çağırıyoruz. biliyorum eskiden daha güzeldi. fuat sütçüoğullarından aramızda olsaydı şu an 670 günlük bir karakter olacaktı ama maalesef kendisi rahmetli oldu ve ebedi istirahatgahında dinlenmekte. o zamandan bu zamana benim -hepsinin babaları başka olmak üzere- tam 4 (evet evet dört) çocuğum oldu. evlendim. coştum, dalgalandım. para veriyorum oyuna, vip oldum falan. hee bir de artık sonat zafertepe değil sonat jakes'im. kocamın soyadını aldım:) normalde yapamayacağımız şeyleri yapmamıza olanak sağladığı için seviyorum sanırım ben bu oyunu. mesela normalde 4 farklı adamdan 4 çocuğa sahip olsam maazallah toplumda hiç de doğal karşılanmam. tabi toplum kimin umrunda falan da kendim de normal karşılamam sanırım bu durumu. başka bir sevme nedeni şarkı söyleyemeyen bir insan olarak (evet sesim berbat, evet seni kıskanıyorum) burda dilediğimde sağa sola yeri göğü inleten şarkılar söyleyebilmem. sanal ego tatminleri yaşatması, sanal zenginlik sağlaması falan. ben bu gazla bi 675 gün daha oynarım bu oyunu. ben manyak mıyım da internetten bu kadar uzun süreli bir oyun oynuyorum. evet manyağım, şüphen mi vardı:)

doğum günümün sıradan olsa bile berbat geçmemesini temenni etmiştim dün geceki yazımda. sıradan değil iyi geçti. biraz daha zorlasa süper olurdu o derece. bu sene başıma kutsal felaketler gelmedi nedense. neyse, sorgulayıp tanrıyla pazarlık yapmayacağım. pastadaki mumları üflerken tuttuğum dileklerin bir tanesi bile aklımda değil şu an. asla gerçekleşmeyeceğini düşündüğümden aklımda kalmamıştır muhtemelen. ama hissedebiliyorum bu senenin "süper olmasa da iyi" olacağını. umarım seninki de öyle olur. ya da seninki "mükemmel olmasa da süper" de olabilir. karar veremedim şimdi bak. mükemel olamayacağından emin olduğumdan bu karamsarlık. mükemmel olursa söyle yalarım burayı. iyi dileklerde bulunmayacağım yazı bitiminde. o dileklerden bugün ben de duydum bir sürü. o yüzden şimdi sessizce yürüyüp gideceğim.

doğum günün kutlu olsun trans..

soundtrack: system of a down-toxicity :)

1 Kasım 2008 Cumartesi

ağıt

oğlum;
sana bu mektubu bizim cehennemden yazıyorum. bir yaşıma daha gireceğim neredeyse. tabii bundan haberin yok senin. kronometreye erken bastığın için beni hep yakışıklı hatırlayacaksın. bizi bırakıp gittiğin yerde eski güzel günleri düşünüp hayıflanacaksın. ama dur! sen hatırlıyor musun beni? peki sen herhangi bir şeyi hatırlıyor musun? ben yirmiydim tanıştığımızda. sen beni en son otuzbeşimde gördün istanbul'da. sonra sen kaş'ta öldün. o akşam aynı anda geldik antalya'ya. sen beni görmedin, ben sana bakıyorken. ben sana öyle dikkatli baktım ki oğlum ayrılırken, sen iyi ki görmedin beni. yoksa gözgöze gelir gülerdik, eskisi gibi. olmadık bir yerde gülerdik ya hani?. öyle olurdu yine. gözlerimizi kaçırırdık ciddiyeti bozmamak için. hani sahnede olduğu gibi. sen ağlarken bakamazdım sana sinirimi bozardın, gülerdim. çünkü sen her boktan şikayet ederdin oğlum. öyle çok şikayet ederdin ki, sonunda sıkılır gülerdim. sonra sen de sıkılırdın kendinden. başkası gibi olmak isterdin. mutlu olan bir başkası gibi, dert etmeyen biri. hani, benim gibi biri.

bir şey diyeyim mi sana oğlum? şimdi dönsen buralara. ne gidilecek bir yol, ne uğruna ölünecek bir kadın. her neyse... ama kadınları çok dert ederdin sen. ama onlar seni severdi oğlum. ama sen çok ağlardın onlar için. sevemezdin kendini bir türlü, onlar seni çok sevse de. senin gibi olmak istemezdim o zaman. daha çok sevin beni! daha çok gülün bana! beni daha çok isteyin! daha çok! ama seni en çok ben...

bir şey diyeyim mi sana oglum? şimdi dönsen buralara. ne gidilecek bir yol, ne uğruna ölünecek bir kadın, ne de sabaha kadar konuşarak sana vaad ettiklerim... kandırdım seni oğlum. parayı dert etme diye. yok öyle bir şey, başarısızlık diye. illa da başkası olmaya çalışma salak gibi. bir kadın için ölme diye... kandırdım.

artık umrunda değil mi bunlar? artık bozulmuyor musun bu işlere? aşkın da bir önemi kalmadı mı yoksa? o kadın için ölmez misin bir daha? ne var, bir kere daha ölsen? değmez mi o kadın buna? hani, hani değerdi?

çıplak ayaklarıyla yürürken mezarının üstünde keyiflenmeyecek misin toprağın beş karış altında? öyle de oldu zaten, vasiyet ettiğin gibi çıplak ayaklı kıza.

bıraktın değil mi oğlum? bıraktın, gittin. peki! ama ben buradayım hala. ben devam ediyorum. peki sen bakıyor musun bana oradan? gülüyor musun bana? sanıyor musun ben aynı şarkıyı söylüyorum? beni daha çok sevin! bana daha çok gülün! daha da çok isteyin beni! beni daha çok özleyin! ama seni... seni en çok ben, ben! hayır ben çok değiştim oğlum. bir başkası değilim artık. vazgeçtim maymunların dünyasından. bıraktım alkışları, istemiyorum kahkahaları. istemiyorum bir aptal gibi yaşlanmak. işte belki de bu yüzden seni en çok ben... en çok ben özlüyorum! benim ölü arkadaşım..."

31 Ekim 2008 Cuma

İstenilen Düzey

Bölüm 3: Merak Hortlaması

Tedavisi olmayan bir hastalık gibi gelir yalnızlık insana ve hatta insan hasreti çekene. Anlaşılmaz nefes darlıkları, sürekli olarak kendini tekrarlayan kalp kasıntıları –ki, biz öyle sanmaktayızdır- ve televizyonda boy gösteren her saçma dizideki duygusal sahnelerin ardından dolan gözler fizyolojik belirtiler olarak vücuda oturur. Dikkat dağınıklıkları, saçma şeylere duyulan meraklar, yol çizgilerinin ve elektrik direklerinin adım başı sayılması, cama çerçeveye takılan isimler ve herkesin en aşina olduğu çizgilere basmadan yürümek de davranışlara yansıyan yan etkilerdir. Zamanla bu davranış bozuklukları internet ortamından arkadaş yapmak ve onlar ile anlamsız ilişkilere girmek gibi ileri seviyelere ulaşır. Furkan, ileri seviyelere ulaşmak için ilk adımları atmak üzereydi ve henüz bir alternatif çözüm yolu üretememişti kendi kazdığı çukurdan kurtulmaya.

Son numarası pes etmek niteliğindeydi aslında. Gizem adamı olmaktan uzakta, sosyolojik yaşam alanlarının bir kenarında pusuya yatarak, yakaladığı ilk kurbana cümleler kuracaktı. Bunu bile planladı Furkan. Her şey yavaş yavaş gerçekleşecekti. Bir defa da üstüne çullanmak kişiyi korkutabilirdi ve akabinde Furkan başladığı yere yine ve yine geri dönebilirdi. Öncelikle kendine bir kurban seçti. Mesai ortamından bir erkekti gözüne kestirdiği. Yaşı yaşına, boyu boyuna göreceliğinde olan bu kişi Furkan için büyük bir kafa dengi potansiyeli taşımakta idi. Avına yaklaşan bir bengay kaplanı gibiydi Furkan. Önce birkaç cümle, havadan sudan açılmaya zorlanan konular ve peşi sıra gelen özel hayata ve fikirlere dair kelamlar ile avını köşeye sıkıştırdı bir hafta içerisinde. Ne yazık ki, gerçekten mesai arkadaşını bir av olarak görüyordu ve bunu arkadaşına da belli etti istemeden. Sürekli konuştu içini onun üzerine boşaltırcasına. Bunca paragraf dolusu cümle ağır geldi ona ve uzaklaşmak istedi Furkan’dan. En son yapılan iş dışında görüşme teklifine mırın kırın eden fakat manidar bir red cevabı ile kaçmayı başardı genç adam. Furkan ise yine ve yeniden, hatta tekrardan bir başına kaldı.

Tek başına kalmak yeniden belki de en az hasarlı sonuç olabilirdi Furkan için. Nefsini köreltemeyip döktüğü içini artık koridorlardan, köşe başlarından ve tüm daire personelinin ağzının içinden toplamaktaydı. Sustuklarının yaptığı parça tesirli patlama en çok onu zararlı çıkarmıştı. Herkes en azından bir cümlelik bilgiye sahipti Furkan hakkında. Zaten bu tek cümle de insanlara sayfalar dolusu anlatacak hikayeler yaratmaya yeterdi. Ne kadar sakin yaklaştığını düşünse de, bir erkeğe kendinden durmaksızın bahseden başka bir erkek sevimsizlik ve bıkkınlık yaratırdı. Hesap edemediği bu durum şimdi insanların ağzında geviş malzemesi bir başı eğik olmasına sebep olmuştu. Şu saatten sonra kiminle konuşsa ayrı bir dalga konusu, farklı bir espri malzemesi ve bazıları sayesinde fıkralara malzeme olacaktı.

İnsanların meraklarını köreltmek tehlikelidir. Zaman içinde unutulan ve hortlarmışçasına gün yüzüne çıkan tüm merak konuları nedeni bilinmez bir hırs küpünü de beraberinde getirir. Geçmişte öğrenilemeyen şey her ne ise sonradan öğrenildiğinde daha da merak uyandırıcı olur. Bu kez daha derin incelenme gereksinimi duyar insan. Sürekli araştırır ve bir sonuca varma yolu arar. Bulamadığı yolları ise kendisi yaratır. Çünkü, meraksal sabrının sonunda olan insan kendi merakını yine kendi yöntemlerince dindirmek istemektedir. Bu bir çeşit ruhsal tatmindir. Özellikle iş yeri gibi sosyal ortamlarda, Furkan gibi birinin yeniden uyandırdığı meraklar, o insanlara göre ele verilmiş kozlar niteliğindedir. Furkan’ı çıkmak istediği yere ulaşmaması için elinden geleni yaptıracak, kin tabanlı kozlardır bunlar.

Furkan kendi başına açtığı sorunların henüz farkında değildi. Şu an için sadece dedikoduların vardığı noktaları ve ağzından tam olarak neleri kaçırdığını çözmeye çalışıyordu. Konuşurken şuursuzlaştığının farkına varması geç ancak olumlu bir adımdı. İçten içe seviniyordu bir yandan da. Kafasını yalnızlığından başka kurcalayan, merak ettiren ve farkında olmasa da insanları kendisine yaklaştıran şeyler oluyordu artık. Sonunda iyi kötü diyalogların kurulacağı zamanlara adım atmıştı nihayet…

17 Ekim 2008 Cuma

İstenilen Düzey

Bölüm 2: Orijinal Yalnızlık

İyi bir çalışan olmanın ilk koşullarındandır susmak. Görmek ve unutmak da peşinden gelir aslında. Bu iki mühim gereksinime rağmen susmak birincil niteliktedir. Herkesin müptelası olduğu gizemi beraberinde getirir çünkü. Gizem insanları çeken yegâne olgu olduğundan. Susmak her zaman iyi bir sivrilme ve parmakla gösterilme sebebidir. Tek sorun söylenmeyenlerin giderek bütün vücudu şişme bir balon gibi kaplamasıdır. Zaman içerisinde bolun şişer ve en olmadık zaman diliminde patlar. Meziyet, balonun patlama anını iyi hesaplayıp yanlış yerde olmayı engellemektir.

Kamu personeli sınavı ile kazanılan yaşam hakkının izinden gidiyordu Furkan. Bu kazanımını sonuna dek ve tüketene kadar kullanmak istiyordu. Devlet memurluğuna uyumlu bilincinin frekansını doğru yönlendirmeye çalışıyordu. Bu sayede adaptasyon süreci az sıkıntılı ve vasatın altında zarar ile kapatılabilirdi. Standart insan profilinden çıkması gerekiyordu. İnsanoğlunun iktisadi emelleri doğrultusunda ha bire yeme refleksi gereği aklındaki ilk plan yükselmek ve üst pozisyonlarda yer edinmekti. Bunu yapmak için acele etmemeliydi nitekim. Nabızlar yoklanmalı, şerbetler buna göre şekerlendirilmeliydi. Daha da önemlisi her zaman iyi bir intiba bırakılmalıydı. Kendi için oldukça zor da olsa Furkan, sükut denizinde dalış derslerine başlaması gerekiyordu. Diğer çömezlerden farklı olarak Furkan, babasının da direktifleri doğrultusunda başarılı olmanın birincil gereksinimini kendisine hedef bilmişti.

Sınavı kazanıp devlet memuru çıktığı ilk gün babası seri nasihatler ile beynini doldurmaya başlamıştı Furkan’ın. Diğer tüm boş öğütlerin içinden cımbızla ayıkladığı bir tanesi karakterine ters düşen susmak gereksinimi idi. Babasına göre ne kadar susarsa o kadar iyiydi Furkan için. Bir kurumda, hele ki devlet dairelerinde susmak fiilini yerine getiren insan fark edilmek hususunda diğerlerinden bir adım öne geçmiş demektir. Çünkü susmak insanların merakını çeler. Sadece iş yaparak zamanını geçiren ve nezaketen insanlara selam veren bir çalışan gizemli ve dolayısı ile dikkat çekici olur. Bu sayede yalnızca işi ile hatırlanır ve buna göre muamele görür… İmkânsız olan Furkan için susmaktı ve nasıl olduysa benimsemişti bu öğüdü. Sonuç olarak eline geçen bu sınav zaferi Furkan için son kurşun idi.

Kendini şanslı hissedebilirdi aslında Furkan. Sinop’ta zaten insanların sıcakkanlılıkları kalmamıştı. Kalmamıştı da, kaidenin altında ezilen istisnai insanları birçoğu sabah mesailerine gelen devlet memurları ve şehir içinde gündüz vakitleri çalışan, küçük esnaf hariç neredeyse herkesti. İnsanların sadece çalışırken duyarlı olabiliyorlardı. Furkan başka bir şehirden gelmiş, farklı biriydi. Onu tanımak ve çözmek gerekmekteydi de, bu sefer konuşmayan Furkan’dı. Öğrenmeye çalışıyorlardı Furkan’ın geçmişini. Furkan ise basit olan cevaplar veriyordu her defasında. Doğum tarihi, mezun olduğu okulu, memleketi, ailevi yapısı gibi. Kati suretle detaya girmiyordu hiçbir zaman. Böylesine sürüp giden sohbetler Furkan’a ilave puan yazıyordu. Sustukça merak ediliyor ve üzerine daha da düşülüyordu. Zaten bünyesinde ilgiye dayalı bir şımarıklık mevcuttu. Şımarıklığın verdiği gaz sayesinde de sabrını kullanmadan susmayı öğreniyordu.

Günler sabır taşı sertliğinde ve yontulmaya müsaitliğinde geçiyordu. Furkan mesai saatlerinde susuyordu. Ancak geri kalan zaman diliminde kimse ile konuşamıyordu da. İnsanlar iticiliklerini her akşam giymeyi ihmal etmiyorlardı üzerlerine. Artık mevsim de son bahardı. Zaten boşalmaya müsait tüm sokaklar, caddeler saat 7 gibi derin bir sessizliğe gömülüyordu. O saatten sonra tüm insancıl sosyal alanlar, bu şehrin kutsalı köpeklere kalıyordu.

Değişik bir zevkti susmaktan haz duymak. İnsanların böylece üstüne düşmesi ve en azından gündüzleri yüzüne gülen birilerinin olması rahatlatıyordu Furkan’ı. Tabi ki, insanların unutmak ve sıkılmak gibi özelliklerinin de olması Furkan’ın hesaba katmadığı bir durumdu. Sinop’a ilk geldiği günlerden bu yana içinde yer etmiş olan ilgisizlik hastalığının böylesine basit bir yöntem ile yenilmeye çalışılması adeta gerçekleri göz ardı etmeye yarayan bir bağımlılık gibiydi. Tam da Furkan’a uygun bir istemdi gerçekleri göz ardı etmek ve bu sayede tüm can sıkıntılarından sıyrılmak. Ders almaktan nasibini yeterliliğin altında almış bir bünye olan Furkan, zaman içerisinde mesai arkadaşlarının kendisinden sıkılacağını hiç düşünmemişti. Gerçek olan insanların değişen fikirleri ve uzanamadıkları ciğere mundar demelerinden ibaretti.

Teker teker etrafında iki cümle için pervane olan insanlar azalmaya başladılar. Hepsinden önce herkesin yapacak işi gücü vardı ve bir defasında bazı çalışanlar Furkan ile konuşmaya çalışmaktan daha mühim ileri olduğu konusunda uyarılmışlardı. Gerçek olanın önündeki sis perdesi yavaşça aralanıyor ve Furkan’ın uyanmasına neden oluyordu. Sessizliği sayesinde bulduğu çıkış yolu yine sessizliği yüzünden geri tepiyordu. Asıl şimdi sabrı ile susması gerekmekteydi ya, bunu nasıl yapacağını bilmiyordu Furkan. İnsanların kendisine dair bir anda azalan ilgileri başladığı yere geri getirmişti Furkan’ı.

Garip bir korku içerisinde başladı mesaisine yine günlerden bir gün Furkan. Nasıl bir talihtir ki bu insanı bir başına bırakır diye düşündü. Cevaplar buldu kendince saçma sapan. Bulduğu cevaplarla biraz olsun ferahlamak istedi. İşe yaramadı. Böylesine orijinal bir yalnızlığın pençesinde kıvranmak kaçınılmazdı…