şimdi gece... şimdi tüm o mide öz sıvılarının akıntısından sebep açlıktan ölmeye yüz tutmuş vücudumun ne denli cğmleler kurabileceğini hep beraber irdeleyelim.
bahar ayları içerisinde sevinçli olmaların en başlıca nedenlerinden birinin kokular olduğunu uygulamalı bir anlatımla anladım. sokaklardaki ağaçlarda, evlerin bahçelerinde ve neredeyse her köşe başında misler gibi kokan çiçekler var. bir keresinde her an saldıracakmış edasıyla bakan bir köpeğin yoğun tehtidi alrında bahçelerin birinden bir gül çaldım sırf o müthiş kokusu yüzünden. sonra o gülü birine verdim kokudan mutluluk doğsun, mutluluk paylaştıkça çoğalsın... acı sular geliyor ağzıma. halbuki ben bu gece alkol de almadımki. hastada değilim. madem öyle neden bu amansız kusma isteği...
15 saat yol gittim. sonra bir saat daha. hayatıma bir saat dahadan sonra ne büyük anlamlar kattım o gün. iyiki yaptım ben bütün bunları. insanlardan ziyade hissettiklerimi kimse tahmin bile edemz. çünkü o kadar müthiş bir his ki, kırıyor insanın kalbiini. sonra midemsibulanıyor inasnın ve sonra böyle kusmukumsu...
zamanlar peşisıra göçebe iken önce ne olduysa ardı hep saçma bir zıtlık ve manasızlık oluyor. gülün kokusu tükendi, gül yeniden kokmak istedi mi acaba? solmasaydı eğer bir şansım olabilir miydi? peki ya gül soldu mu? onu güzel kokusunu insanların tümüne yaysın diye nasıl yaşatabilirtim? bu kokular benim acı ve midesel öz sıvılarımı boğazıma doldurmayı engeller mi? yemek yiyebilir miyim mesela yeniden? yarım ekmekleri çeyrekmiş gibi yemekten vaz geçebilir miyim? birinden beni bir şekilde komaya sokmasını isteyebilir miyim şu anda? aranızda bunula alakalı biri var mı? ola ki komaya girmeyi başardım, beni sadece bir tek kişinin uyandırmasını da ardından isteyebilir miyim? bu benim vasiyetim olmalı bence...
gereksiz kalabalıkların içinde kendimi hep zorlanmış ve haddinden fazla kasılmış hissederim. kalabalıktırlar, çok konuşurlar, boş konuşurlar ve hep iğneleyicidirler. kırıp döküşlerini bir espri malzemesi olarak görürler. bir hipotez var ya hani. seslerimizin yok olmayıp uzayda bir yerde biriktiine dair. o hipotez bir gün kuram olsa ne kadar çok ve boş konuştuklarını bu insanlara kanıtlamak istiyorum.
sessizliklerde görüyorum kimi zaman. inadına susuşlar. benim kalabalıklardan kaçıp kulaklıklarımın içinde kayboluşum ve dünyadan kopuşum gibi. aynı ben gibi. konuşurken, küfrederken, susarken, bakarken, tepki gösterirken... benden gram farksızlar görüyorum. nihayet diyorum bunca yokluğun ve kırıklığın ardından elimi uzatabileceğim bir şey var önümde. ama korkuyorum... zira kalabalık o kadar kalabalık ki nefes almama bile karşı gibi. kaldı ki dal birazdan daha fazla manyak olduğundan ulaşmaya çalışmak haddiyle can yalıyor. ancak ben biliyorum. tıpkı ben gibi birileri var. nihayet ben gibi birileri var. sadece kendimi fark ettirmek sürecim birasz zor oluyor hepsi bu. ya hiç fark etmezlerse? o zamanda devam edecek mi bu aşırı insansızlık..
kusalı beş dakika oluyor. rahat ve yorgunum şimdi. sanırım vücudumdaki mide öz suyunun tümü tükendi. fizyolojik dengem için seri üretime geçmeliyim diye düşünüyorum. ya ben neden bu kadar umutsuzum? eskiden bu kadar aciz değildim ben de şimdi ne oldu? 20 ayım mı tüm bunlara sebep? bu acayip değişimin asıl sebebi meridyenler arsında sürekli gidiş gelişr mi? ama uzun zamandır 33 kilometreden öteye de gitmedim ben. ben neden bu kadar çok soru soruyorum kendime? sıkıldım kendimden...
sanırım bir isteğim var. bu kez ulaşmak değil ulaşılmak istiyorum. 20 ayım bana feci korkular bırakmış belli ki. insansızlıklar bana taakati dibe vurmuş bir ruh emanet etmişler. kendimi toparlamaya çalıştıkça da dibin dibinden sürüklendiğimde cabası. neysek gözüm hala gökyüzünde. maviden hiç umut kesmiyorum. sadece bir seferlik olsun ulaşmak değil ulaşılmak istiyorum hepsi bu. gül koksun bir yerlerde, yavaşça yayılsın kokusu, sonra üstüme sinsin. dal bir kaç santim yere insin. insanlar artık sussun ve ben giblerin tümü ismimi çağırsın lütfen!..
klasik raporlarımdan birydi bu yazanlar ve ben 25 yıllık insanlığımda hiç bu kadar aciz kaldığımı hatırlamıyorum, mutlak kudreti ellerimin arasında barındırdığım halde...
30 Mayıs 2009 Cumartesi
14 Mayıs 2009 Perşembe
Eski - Yeni Adres Anlatma Tekniği
neden böyle şeyler yazmak istediğimi bilmiyorum ben. bir arkadaşım bana hep bu tarz şeyler yazdığımı söylüyor, o "şey" olan "şey"in anlamını tanımlayamadan. bu sebeple sürekli bir tekdüzelik varmış satırlarımda. buna rağmen ben neden böyle şeyleri hala daha inatla yazıyorum bilmemekteyim.
bir gün uyanıyorum farklı gibi etrafımdaki her somut. önce odadan başlıyor, sonra sokaklar ve yollar boyu devam ediyor kafamdaki değişmişlik. bir noktadan diğerine sabit hız ve zamanla varıyorum sürekli de aklımın ivme eğrisi neden bu kadar kaymış çözemiyorum. sabitlere bağlanmışım mesela bugün eve dönerken bunu fark ettim. hergün aynı güzergah üzerinde, aynı zaman diliminde, aynı virajda ve aynı otobüs şerit ihlali yaparak yanımızdan geçiyor. aslında göz ardı ettiğim bütün aynılıklar ve değişmez benzeriklerden beni rahatsz eden tek şey bu. göz ardı ediyorum çünkü, yenilikleri ne zaman beynimde bütünleştirmek istesem eskinin izleri o kadar kendini belli ediyor kalın kabuklu bir yara gibi. o büyük kabuğu ve altındaki iltihabı söküp atmak için zaten olanların hepsini yeniymiş gibi kabullenmem şart.
ertesi gün bakıyorum etrafa. baş ucumdaki pencerede aynı gökyüzü. anlamıyorum bir türlü. bu kasabada her sabah koca bir bulut kütlesi ve yoğunlaşmış sis olmak zorunda mı? gözlerim ferfecir okur gibi ve sürekli etrafı kemiriyor sonraları. bu sefer de çok sıkıcı ve eskimiş görünüyor tüme dahiller. o anda kendimden usanıyorum, "neden" diyorum nesnesi eksik, cevap bulamıyorum...
30 günlerim böyle geçtikten sonra durum raporu gibi içimden tüm kopardıklarım bunlar. ben buradyım! bir başıma ve keşfedilmeye hazır. iki adım ötedeyim veya iskelede bağdaş kurmuş rüzgarlar içinden hastalık seçen salak tip. olmadı şu orta kahve'de elinde bir kalem ve altında keyfe gelmiş bir kağıt satırlar ereksiyonlayanım, kulağımda kulaklık ve merak eden garson kişinin bakışları hapsinde.
adresim ve izim belli şimdi benim. arayıp sormak isteyenlere açık ve net. ne kadar geri sarmak istesemde hayatımın belli başlı bir kaç anısını, çaresizlikten öldürmek en doğrusu gibi. ben bir kenarda duran insanım. konuşmak isteyen var mı?..
bir gün uyanıyorum farklı gibi etrafımdaki her somut. önce odadan başlıyor, sonra sokaklar ve yollar boyu devam ediyor kafamdaki değişmişlik. bir noktadan diğerine sabit hız ve zamanla varıyorum sürekli de aklımın ivme eğrisi neden bu kadar kaymış çözemiyorum. sabitlere bağlanmışım mesela bugün eve dönerken bunu fark ettim. hergün aynı güzergah üzerinde, aynı zaman diliminde, aynı virajda ve aynı otobüs şerit ihlali yaparak yanımızdan geçiyor. aslında göz ardı ettiğim bütün aynılıklar ve değişmez benzeriklerden beni rahatsz eden tek şey bu. göz ardı ediyorum çünkü, yenilikleri ne zaman beynimde bütünleştirmek istesem eskinin izleri o kadar kendini belli ediyor kalın kabuklu bir yara gibi. o büyük kabuğu ve altındaki iltihabı söküp atmak için zaten olanların hepsini yeniymiş gibi kabullenmem şart.
ertesi gün bakıyorum etrafa. baş ucumdaki pencerede aynı gökyüzü. anlamıyorum bir türlü. bu kasabada her sabah koca bir bulut kütlesi ve yoğunlaşmış sis olmak zorunda mı? gözlerim ferfecir okur gibi ve sürekli etrafı kemiriyor sonraları. bu sefer de çok sıkıcı ve eskimiş görünüyor tüme dahiller. o anda kendimden usanıyorum, "neden" diyorum nesnesi eksik, cevap bulamıyorum...
30 günlerim böyle geçtikten sonra durum raporu gibi içimden tüm kopardıklarım bunlar. ben buradyım! bir başıma ve keşfedilmeye hazır. iki adım ötedeyim veya iskelede bağdaş kurmuş rüzgarlar içinden hastalık seçen salak tip. olmadı şu orta kahve'de elinde bir kalem ve altında keyfe gelmiş bir kağıt satırlar ereksiyonlayanım, kulağımda kulaklık ve merak eden garson kişinin bakışları hapsinde.
adresim ve izim belli şimdi benim. arayıp sormak isteyenlere açık ve net. ne kadar geri sarmak istesemde hayatımın belli başlı bir kaç anısını, çaresizlikten öldürmek en doğrusu gibi. ben bir kenarda duran insanım. konuşmak isteyen var mı?..
Etiketler:
dışa vurum
5 Mayıs 2009 Salı
İçimdeki John Lennon
bana satırlarımı geri verin!
yalnız onlarlayken mutlu ve pürüzsüzüm ben.
bırakın bedenimi bir diğerlerinin sürüncemelerinde.
bir özüm ve çocuğum kalsın yanıbaşımda
ve bana gülümseyen.
tüm somutlar benden uzak olsun şimdi
ve bu cümleler
soyutuna kendinden öte değer biçmemiş
naçizhane biçarenin yakarışları olsun.
kendim için istiyorsam bu küresel köyden bir dilek hakkı
o da iyi insan olmaktan başka ne olabilir!
ancak henüz içimdeki john lennon bağırmaktan aciz...
yalnız onlarlayken mutlu ve pürüzsüzüm ben.
bırakın bedenimi bir diğerlerinin sürüncemelerinde.
bir özüm ve çocuğum kalsın yanıbaşımda
ve bana gülümseyen.
tüm somutlar benden uzak olsun şimdi
ve bu cümleler
soyutuna kendinden öte değer biçmemiş
naçizhane biçarenin yakarışları olsun.
kendim için istiyorsam bu küresel köyden bir dilek hakkı
o da iyi insan olmaktan başka ne olabilir!
ancak henüz içimdeki john lennon bağırmaktan aciz...
18 Nisan 2009 Cumartesi
Ne bileyim başlığı şimdiden? Bitirince de başlığı düşünemeyecek bir gerçekliği yaşıyor oluyorum. Dışavurmak için ideal bir zaman mı bilmem, sabahlanarak görülmüş bir 6, boş şarap şişesi, boş bira şişeleri, biri az dolu. Saçma bir şarkı dönüyor geceden beri.
Gülümsememden, dokunmamdan hani doğduğumdan beri, birini gözüme kestirip yakınlaşmamdan şüpheliyim. Ne kadar da yalan. Ne kadar da satın almaya endeksli, ne denli ilgiye aç, muhtaç. Ben hiç gerçekten sevdim mi? O anda aklıma hiçbir şeyin gelmediği, karşılıksız sevgi saçan bakışlarla elimi uzattım mı kimseye? Hatırlamıyorum. Peki ya ilk satın alınışım? İlk oynadığım oyun, ilk yalanım? İlk satın aldığım sevgi? Nasıl dayanabilir insan kendini kandırmaya ve nasıl tahammül edebilir kendi gerçeğine? Aynaya bakmak için fazladan güce ihtiyaç duymuyor olmam neyi gösteriyor? Kendi kıskacımda kıvranıyorum. Tüm haset kulların toplanıp acı çektiği o arafta, o sessiz, terkedilmiş, aklını başına alması beklenen günahkarlar güruhu içinde, şaşkınım. Kimsenin hiçbir şeyinde gözüm yoktu hani? İnsan ne yüce, ne kadar da pis.
Hiçbir günah bedenimi boydan boya yaralamıyor ve hiçbir lütuf beni değiştirmiyor. Taşlaşmış, hayattan nasibini almamış, alamayan bir seyirciden fazlası değilim. Hayat akıyor ve ben yetişmek üzere adrenalin salgılıyorum bu taş vücut içinde, patlayıp öleceğim. Parmağımı bile kıpırdatmaya izin yok. Şefkatli eller kafamı tutup kendi gerçeğime çevirmeye çalışıyor ama ben ani bir hareketle boynumu kırabilirim her an. İnsan ne kadar da nankör.
Herkesin işine baktığı o sıradan zamanlarda biri sessizce çevreyi izliyor ve kendinden bir şeyler katıştırdığı o kelimelerin ağzından çıktığı o korkunç sessiz yankılar içinde aramızdan ayrılıyor. Ne yapsa dahil olamıyor ne yapsa günahkar ve sürgün edilmiş. Korkudan felç olmuş ve gözbebekleri büyümüş. İnsan ne tuhaf, ne kadar da ulaşılmaz. Kendi cehennemimizde yanmamıza izin vermesi Tanrı'nın irade dediği şeye denk düşüyor. İnsan ne denli suça ve suçlamaya meyilli. Tanrıyı suçlayarak meseleyi kökünden çözüyoruz, O'na Tanrı diyerek linguistik bir mesafe elde ediyor, baş harfini büyük yazarak sözde saygımızı ifade ediyoruz. Ne yalancı insan, ne saygısız.
Parmaklarımda bir sürü çizgi var, mini kokoreçlere benziyorlar, sanırım ellerim şişmiş. Ellerime dikkat ettiğim zaman bitiyorum. İki avucumun da ortasında birkaç ay içinde iyileşecek çizikler mevcut, bol yara izli ve kokoreç gibiler. İştah açıcı ancak hasta. Dışarıda kuşlar cıvıldıyor ve bir köpek havlıyor. Kulağım gözüm, içinde bulunduğu odaya çevrilmiş ve ben artık içe dönemiyorum ki dışavurayım. Emir almaya ne denli alışık insan. Burada sadece dışavuruluyormuş gibi. Etiketime gülümsüyorum, etiketime layık olmaya çalışıyorum. Kimseyi bu saçmalıklarla oyalamaya hakkım yok. Biraları bitirip yatacağım. O kadar yazdım, mecburen yayınlayacağım.
Gülümsememden, dokunmamdan hani doğduğumdan beri, birini gözüme kestirip yakınlaşmamdan şüpheliyim. Ne kadar da yalan. Ne kadar da satın almaya endeksli, ne denli ilgiye aç, muhtaç. Ben hiç gerçekten sevdim mi? O anda aklıma hiçbir şeyin gelmediği, karşılıksız sevgi saçan bakışlarla elimi uzattım mı kimseye? Hatırlamıyorum. Peki ya ilk satın alınışım? İlk oynadığım oyun, ilk yalanım? İlk satın aldığım sevgi? Nasıl dayanabilir insan kendini kandırmaya ve nasıl tahammül edebilir kendi gerçeğine? Aynaya bakmak için fazladan güce ihtiyaç duymuyor olmam neyi gösteriyor? Kendi kıskacımda kıvranıyorum. Tüm haset kulların toplanıp acı çektiği o arafta, o sessiz, terkedilmiş, aklını başına alması beklenen günahkarlar güruhu içinde, şaşkınım. Kimsenin hiçbir şeyinde gözüm yoktu hani? İnsan ne yüce, ne kadar da pis.
Hiçbir günah bedenimi boydan boya yaralamıyor ve hiçbir lütuf beni değiştirmiyor. Taşlaşmış, hayattan nasibini almamış, alamayan bir seyirciden fazlası değilim. Hayat akıyor ve ben yetişmek üzere adrenalin salgılıyorum bu taş vücut içinde, patlayıp öleceğim. Parmağımı bile kıpırdatmaya izin yok. Şefkatli eller kafamı tutup kendi gerçeğime çevirmeye çalışıyor ama ben ani bir hareketle boynumu kırabilirim her an. İnsan ne kadar da nankör.
Herkesin işine baktığı o sıradan zamanlarda biri sessizce çevreyi izliyor ve kendinden bir şeyler katıştırdığı o kelimelerin ağzından çıktığı o korkunç sessiz yankılar içinde aramızdan ayrılıyor. Ne yapsa dahil olamıyor ne yapsa günahkar ve sürgün edilmiş. Korkudan felç olmuş ve gözbebekleri büyümüş. İnsan ne tuhaf, ne kadar da ulaşılmaz. Kendi cehennemimizde yanmamıza izin vermesi Tanrı'nın irade dediği şeye denk düşüyor. İnsan ne denli suça ve suçlamaya meyilli. Tanrıyı suçlayarak meseleyi kökünden çözüyoruz, O'na Tanrı diyerek linguistik bir mesafe elde ediyor, baş harfini büyük yazarak sözde saygımızı ifade ediyoruz. Ne yalancı insan, ne saygısız.
Parmaklarımda bir sürü çizgi var, mini kokoreçlere benziyorlar, sanırım ellerim şişmiş. Ellerime dikkat ettiğim zaman bitiyorum. İki avucumun da ortasında birkaç ay içinde iyileşecek çizikler mevcut, bol yara izli ve kokoreç gibiler. İştah açıcı ancak hasta. Dışarıda kuşlar cıvıldıyor ve bir köpek havlıyor. Kulağım gözüm, içinde bulunduğu odaya çevrilmiş ve ben artık içe dönemiyorum ki dışavurayım. Emir almaya ne denli alışık insan. Burada sadece dışavuruluyormuş gibi. Etiketime gülümsüyorum, etiketime layık olmaya çalışıyorum. Kimseyi bu saçmalıklarla oyalamaya hakkım yok. Biraları bitirip yatacağım. O kadar yazdım, mecburen yayınlayacağım.
Etiketler:
an,
dışa vurum
13 Nisan 2009 Pazartesi
33 Kilometre Göçü
ufak bir kıtılma anıdır olup biten. ayna kırılır ve artık yüzeyde iki suret vardır da neden biri diğerinden farklıdır? kötü yüzümü görmek gibiydi aynada yansıyan ikinci suratım. kötü yüzümden kaçmak gibiydi tüm bu göç girişimleri.
bir ay boyumca "içimde kalp ağrısı aşkı bambaşka" diye diye vicdan kırıntılarını yollara saçtım ben. çok uzun değil, sadece bir kaç saniye içerisinde bütün fikirlerimi değiştirebileceğim aklımın ucundan bile geçmezdi. tüm bu göç hikayesini buralara not ederken asıl nedenin kaçmak isteği olduğunu inkar etmek o kadar zor ki!..
başı yerde ve dünyanın en utanası adamıydım ben bir süre. çatırtıların ve anlık bilinçsizliklerin emri altında kendimi savurdum bir diğer uca. yola çıkarken standart bir "loser" olmak istemedim netekim. kalabalığımda gelsin istedim ardım sıra. belkide kendim ettim kendim buldum. ama şimdi soruyorum kendime ve nezlime: beni bu duruma düşüren her şeyin hiç mi suçu yok?
karanlık ve bulutlu bir akşam içerisindeyim bir zaman sonra. felaket bir rüzgar da var hatta. üşüyoryum ve yürüyorum. bir adamla buluşuyorum. adam bana "al sana avuntularına ve firarlarına katkıda bulunacak bir sığınak" der gibi elinde anahtar ahşap bir kapı açıyor. kapıdan içeri girdiğimde beklemediğim bir sıcaklık vuruyor yüzüme. az ileride bir deniz manzarası. oalar ,pencereler...
diyoeum ki "burası benim hayatım olsun". daha sonra "burası benim evimmiş meğer" diyerek iyice sahiplendim. o sırada periyodik aralıklarla vicdan sızlamaları ve belli belirsiz ızdıraplar kalbimi yoklamaya devam ediyordu. insanlar da artık bir şeylerden şüpheleniyordu üstelik. tek çare en yakın zamanda göç yollarında derin derin ilerlemekti. kimse fazla didelemesin diye sessizce çantımı aldım, usulca veda ettim ve son defa yola düştüm.
köyümde son bir haftanın verdiği dayanılmaz buhranlar vardı. bitse de gitsek artık istekleri içerisinde sessizce yoplanıyor, yeni günü ve yeni hayatları hayal ediyordum. günler bu kez çok ağır geçti ve ben bunca zaman üzerine ilk ve son defa köyümde bir hafta sonu geçirdim. derken sırtı iyice yüklü bir kamyonet geldi. benim de toparladığım bir takım eşyayı aldı ve beraberce daha büyük bir yere, "burası benim evimmiş meğer" dediğim yere doğru ilerledik.
iki hafta içerisinde hayatımı en az bir yıl kökünden değiştirecek bir kararın altına ustaca imza attım ben. azaplardan kaçtım depar atarcasına. utançtan kaçtım insanlara bakmaya yüzüm olsun diye. aşktan kaçtım hala daha içimde bir umut kalsın diye.
yeni hayatımı dekore ederken herkes ne kadar da mutluydu. insanlar gülümsüyordu oradanoraya eşya taşırken. 33 klometrelik bir göç yaptım ben. aslında 148... aslında daha fazla... dönmemeyi düşündüğümü hesaba katarsak gittiğim yolun dönüşü yok kadar uzak.
şimdi turduğum bu internet kafede üstüne bastığım bu kelimelerin bendeki .ağrışımlarını kovalıyorum. aslında diyorım kendi kendime bu benimkisi bir arayış. neyi aradığını bilmeden ve bir türlü bulamadan sürekli ve bitmeyen bir arayış. zaten bulabilene de aşkolsun...
sözlerime son verirken karman çorman paragrafların ve anlamların ardından, bu cümlelerin kurucusu ve yaşatıcısı olarak tüm herkesten insanlığım adına özür diliyorum. ben sadece iyi bir insan olmak istiyordum. fakat çamur bulaştı bir kere. ve tekrar bu bulaşık çamuru vücumdumda bir tümör gibi taşıdığım için özür diliyorum hayatına bir şekilde etki ettiğim herkesten.
bir ay boyumca "içimde kalp ağrısı aşkı bambaşka" diye diye vicdan kırıntılarını yollara saçtım ben. çok uzun değil, sadece bir kaç saniye içerisinde bütün fikirlerimi değiştirebileceğim aklımın ucundan bile geçmezdi. tüm bu göç hikayesini buralara not ederken asıl nedenin kaçmak isteği olduğunu inkar etmek o kadar zor ki!..
başı yerde ve dünyanın en utanası adamıydım ben bir süre. çatırtıların ve anlık bilinçsizliklerin emri altında kendimi savurdum bir diğer uca. yola çıkarken standart bir "loser" olmak istemedim netekim. kalabalığımda gelsin istedim ardım sıra. belkide kendim ettim kendim buldum. ama şimdi soruyorum kendime ve nezlime: beni bu duruma düşüren her şeyin hiç mi suçu yok?
karanlık ve bulutlu bir akşam içerisindeyim bir zaman sonra. felaket bir rüzgar da var hatta. üşüyoryum ve yürüyorum. bir adamla buluşuyorum. adam bana "al sana avuntularına ve firarlarına katkıda bulunacak bir sığınak" der gibi elinde anahtar ahşap bir kapı açıyor. kapıdan içeri girdiğimde beklemediğim bir sıcaklık vuruyor yüzüme. az ileride bir deniz manzarası. oalar ,pencereler...
diyoeum ki "burası benim hayatım olsun". daha sonra "burası benim evimmiş meğer" diyerek iyice sahiplendim. o sırada periyodik aralıklarla vicdan sızlamaları ve belli belirsiz ızdıraplar kalbimi yoklamaya devam ediyordu. insanlar da artık bir şeylerden şüpheleniyordu üstelik. tek çare en yakın zamanda göç yollarında derin derin ilerlemekti. kimse fazla didelemesin diye sessizce çantımı aldım, usulca veda ettim ve son defa yola düştüm.
köyümde son bir haftanın verdiği dayanılmaz buhranlar vardı. bitse de gitsek artık istekleri içerisinde sessizce yoplanıyor, yeni günü ve yeni hayatları hayal ediyordum. günler bu kez çok ağır geçti ve ben bunca zaman üzerine ilk ve son defa köyümde bir hafta sonu geçirdim. derken sırtı iyice yüklü bir kamyonet geldi. benim de toparladığım bir takım eşyayı aldı ve beraberce daha büyük bir yere, "burası benim evimmiş meğer" dediğim yere doğru ilerledik.
iki hafta içerisinde hayatımı en az bir yıl kökünden değiştirecek bir kararın altına ustaca imza attım ben. azaplardan kaçtım depar atarcasına. utançtan kaçtım insanlara bakmaya yüzüm olsun diye. aşktan kaçtım hala daha içimde bir umut kalsın diye.
yeni hayatımı dekore ederken herkes ne kadar da mutluydu. insanlar gülümsüyordu oradanoraya eşya taşırken. 33 klometrelik bir göç yaptım ben. aslında 148... aslında daha fazla... dönmemeyi düşündüğümü hesaba katarsak gittiğim yolun dönüşü yok kadar uzak.
şimdi turduğum bu internet kafede üstüne bastığım bu kelimelerin bendeki .ağrışımlarını kovalıyorum. aslında diyorım kendi kendime bu benimkisi bir arayış. neyi aradığını bilmeden ve bir türlü bulamadan sürekli ve bitmeyen bir arayış. zaten bulabilene de aşkolsun...
sözlerime son verirken karman çorman paragrafların ve anlamların ardından, bu cümlelerin kurucusu ve yaşatıcısı olarak tüm herkesten insanlığım adına özür diliyorum. ben sadece iyi bir insan olmak istiyordum. fakat çamur bulaştı bir kere. ve tekrar bu bulaşık çamuru vücumdumda bir tümör gibi taşıdığım için özür diliyorum hayatına bir şekilde etki ettiğim herkesten.
Etiketler:
dışa vurum
3 Nisan 2009 Cuma
Uzun zamandır uğramadığım bir "ev" daha. Tüm evlerimin, tüm odalarımın griye çaldığı şu günlerde kapkara üstüme yürüdü. Hayvanat hikayeleri arasına girmek istemezdim; ama senin de tamamlayacağın yok pek kıymetli ev sahibi. Kiramı ödeyemiyorum ben de ne zamandır, kabuksuz kaplumbağa çaresizliği duyuyorum. Tüm evlerimden neredeyse kovuldum. Ya da terkeden olmayı kendime yediremiyorum.
Kimliğimin emareleri fışkırıyor, zor tutuyorum. İnat değil mi! Kimse bilmeyecek. Hoş kim okuyorsa. Öyle ortaya bi sitem bu, alınmasın kimse. Hoş kim alınacak ki! Haha.
Karanlık odamda tıpır tıpır koşan renkli böcekler tuttum, peşlerine düştüm hepsinin. Terlikle tepelememi öğütlemişlerdi eski büyüklerim. Büyükler hep eskir mi? Kendi yankıma tahammülüm yok, tek başıma bir bilgisayar odasında yazı yazmak yankıyı arttırıyor. Renkli böceklerim kaçışıp gidiyorlar sesten. Ben şu hayatta bir tek böceklerden korkuyordum. Bir de sevilmemekten.
Kaçtılar. Sırf şuranın tozunu almak için yazdım. Bir de ben burdayım demek için. Ne dediğimin hiçbir önemi olmaksızın boyumu gösterebilmek için. Bunu bile bile böceklerimi boyamaya devam edemedim. Ben çok yalnız ve güzel olacağım bir gün. Neyden sebep bilmem ama huzurlu da olacağım.
Başka evlerin de tozunu almalıyım şimdi, eşyaların üstünü naftalin kokulu beyaz çarşaflarla örtüp, perdeleri güneşe teslim etmeliyim. Göstere göstere terketmeliyim gerekirse de. Ben konuşurken sırtını dönmüşlerden kalan yankıyı gidermek için sesimi yükseltmeliyim. Bu gürültüyü beynim kaldırmayabilir. Durmadan dönen aynı sıkıcı repliklerden iyidir.
Ben de hikaye yazmak istiyorum.
Kimliğimin emareleri fışkırıyor, zor tutuyorum. İnat değil mi! Kimse bilmeyecek. Hoş kim okuyorsa. Öyle ortaya bi sitem bu, alınmasın kimse. Hoş kim alınacak ki! Haha.
Karanlık odamda tıpır tıpır koşan renkli böcekler tuttum, peşlerine düştüm hepsinin. Terlikle tepelememi öğütlemişlerdi eski büyüklerim. Büyükler hep eskir mi? Kendi yankıma tahammülüm yok, tek başıma bir bilgisayar odasında yazı yazmak yankıyı arttırıyor. Renkli böceklerim kaçışıp gidiyorlar sesten. Ben şu hayatta bir tek böceklerden korkuyordum. Bir de sevilmemekten.
Kaçtılar. Sırf şuranın tozunu almak için yazdım. Bir de ben burdayım demek için. Ne dediğimin hiçbir önemi olmaksızın boyumu gösterebilmek için. Bunu bile bile böceklerimi boyamaya devam edemedim. Ben çok yalnız ve güzel olacağım bir gün. Neyden sebep bilmem ama huzurlu da olacağım.
Başka evlerin de tozunu almalıyım şimdi, eşyaların üstünü naftalin kokulu beyaz çarşaflarla örtüp, perdeleri güneşe teslim etmeliyim. Göstere göstere terketmeliyim gerekirse de. Ben konuşurken sırtını dönmüşlerden kalan yankıyı gidermek için sesimi yükseltmeliyim. Bu gürültüyü beynim kaldırmayabilir. Durmadan dönen aynı sıkıcı repliklerden iyidir.
Ben de hikaye yazmak istiyorum.
Etiketler:
dışa vurum
8 Mart 2009 Pazar
Bir Hayvanat Hikayesi
Bölüm 3: Kontrolsüz Güç İksiri
Etraf kalabalıklaşıyordu. Sonun başlangıcının ardından çevredeki hayvan ve meraklı sayında orantısız bir artış vardı. Her son yeni başlangıç ise eğer Tahsin ve Necip için hayat en olmadık yerde yeniden başlamıştı. Sadece iki gün önce tükenmek üzere olan hayatları şimdi yeni bir pencere içerisinden sokakları seyreder gibiydi... Hayvanlar salonu doldurdu nihayet ve “Yer Altı Ölüm Dövüş”leri başlamak üzereydi.
Uzak bir köşede heyecanla sırasının gelmesini bekliyordu Tahsin. Bu çelimsiz ve az biraz yakışıklı Kaplumbağa az sonra ringe çakacak ve para için dövüşecekti. Heyecanlıydı ve korkuyordu Tahsin. Birazdan bu salonda olacaklar iki gündür yaptığı ağırlık kaldırma antrenmanlarından çok daha farklıydı. İki gün önce içtiği o iksir sayesinde aynı anda on tane Ulu Meşe Ağacı’nı kaldırabiliyordu ancak, dövüşmek farklıydı. Sol yanında en az kendisi kadar heyecanlı Necip’ döndü bakışları. “Abi ben yapamayacağım galiba.” dedi titrek bir ses tonu ile.
Necip zaten heyecanlı olan bünyesine bu sözden sonra binen stresi hiç bekletmeden öfkeye çevirdi. “Ne demek lan yapamayacağım. Biz birbirimize söz vermedik mi? Sen bu iksiri içince etkisi geçene kadar benim için çalışmayacak mıydın? Ne sikim adamsın lan sen! Dövüşeceksin lan! Hani neden çekiniyorsun anlamıyorum. O senin yaptığın çalışmayı acaba burada ka. Hayvan yapıyor? Sen süpersin oğlum! Buranın en iyisi Tigger Selim’den bile iyisin! Başaracaksın ve başarmalısın! Unutma, buradan gelecek para seni de beni de peşimizdekilerin elinden kurtaracak!”
Necip haklıydı. Dövüşten gelecek para Çakal Yusuf’a ve Saliha Teyze’ye gidecekti. Böylece ilk olarak başlarındaki kesin beladan kurtulacaklardı. Sonrası ise cukkanın sağlamlığı ve hayal gücünün sınırsızlığı… Etrafı sık örülmüş Tarantula Ağı ile bezenmiş bir ring oluşturulmuştu dövüşler için. Ringde bir gergedan ve bir boz ayı dövüşmekteydiler. Ringdeki acımasızlığa kendini sabitledi Tahsin. Orada olanları seyrederek hem başına gelecekler konusunda fikir ediniyor ve o atmosferdeki zalimliğin kokusunu vücuduna bulaştırmak istiyordu. Gözlerini kırmadan izledi dövüşü. Hatta dövüş sonunda pençesi artık vücudunun bir uzunu olmayan Boz Ayı’nın feryatlarını. Ring önce boşaltıldı ve sonra sıradaki dövüşçüler ring kenarına çağırıldı. Dövüş sırasında yere bulaşan kanlar hiç temizlenmedi bu durum Tahsin’i ürkütmeye fazlası ile devam etti. İstemeyerek gitti ring kenarına. Adımlarının gitmediği yerde Necip tereddütsüz itiyordu onu bir adım ileriye.
Bağrışmalar ve yoğun bir duman içerisinde kendini kaybediyordu sanki Tahsin. Etrafındaki olup bitenlerden ruhen soyutlanmak üzere idi. Ringin ortasına, elinde mikrofonu ile orta boy bir zürafa çıktı. Kendinden emin ve insanları coşturmaya hazır bir görünümü vardı.
“Az önce o ayının ne hale geldiğini gördünüz değil mi!” diye bağırdı. Bir anda büyük bir uğultu yükseldi ve o berbat gürültünün ardından konuşmaya devam etti zürafa: “Burası kanın, vahşetin, ölümün arenası! Buradaki tek kural sağlam kalabilmek! Yoksa o geri zekalı ayı gibi olursunuz! Ve şimdi iki yeni kana susamış canavarımız var. Bahisler açılsın!.. Sağ tarafımda, daha önce başka arenalarda büyük başarıları olduğunu iddia eden biri var! Uzun ve kıvrak.. Bayanlar ve baylar! İdam Askısı Piton Haydar!..”
O büyük uğultu yeniden kulakları felç ederken ringe koca bir piton yılanı fırladı bir anda. Vahşi görünmek için bütün her şeyi yapıyordu. Kısa müddet tribünlere oynama eylemi zürafa tarafından kesildi.
“Ve hemen solumda bir çömez var. Buraya kan dökmeye gelmiş! Bayanlar ve baylar…” dedi ve bir anda uzun boynunu Tahsin’e eğip “İsmin ne senin?”
“Gotik Kaplumbağa Tahsin” diye cevap verdi Tahsin kendisinden kendisinin bile beklemediği bir soğu kanlılıkla.
“O ne saçma bir isim be!” diye cevapladı zürafa ve yeniden doğrulup “Bayanlar ve baylar! Allahsız Tospağa Tahsin!”
“Allahsız Tospağa mı! Çok saçma bence.” diye mırıldandı Tahsin.
“Buna mı takıldın şimdi, hadi çık!” dedi heyecanla Necip ve Tahsin’i ringe itti.
Ringde koca bir piton ve ufacık bir kaplumbağa vardı. Rakip Piton haydar dahil herkes bu olanlara gülüyordu. “Bahisler açılsın!” dedi zürafa kahkaha atmamaya çalışırken ve ringden indi. Tüm seyirciler bir yandan olayın absürtlüğüne gülerken diğer yandan da Piton Haydar’a yatırıyorlardı tüm paralarını.
“Ne yani bu mu bana rakip gördükleri? Ben bunu hakaret olarak alırım.” dedi Haydar.
Tahsin sinirlendi ve ne zaman öfkesi kendini gösterse Amazon’un en ukala hayvanı oluveriyordu. Zaten etraftan yayılan bunca kahkaha ve alay içerisinde sinirlenmemek imkansızdı. “Sana daha iyileri layık farkındayım. Bu aşksam seni ben sikecem ama idare edersin artık!”
Gülümsüyordu Haydar. “Bak hele sen. Az önce ölmüş biri için çok cesur cümleler bunlar.”
“Madem ölüyüm, o zaman hayaletimle yüzleşmeye hazırlan”
“Ne edebi şeysin lan sen öyle Tosuncuk!”
“En son okul çağı kızlarının oyunlarında kullanılan biri için asıl bu sözler çok edebi.”
“Seninle çene mi yarıştıracağım ben be! Madem ötenazi hakkını böyle kullanmak istedin al o zaman!” dedi Haydar ve kuyruğunu Tahsin’in tam yüzüne savurdu.
Suratında patlayan kuyruk Tahsin’i yerinden bile oynatmaya yetmedi. “Lan çamaşır ipi! Bu mudur yani hepsi?” dedi.
Salonda ağır bir sessizlik oluşmuştu. Herkes adeta hipnotize olmuş gibi ringde olanlara bakıyordu. Bütün gözler o anda tahta kabuklu Tahsin’deydi. Az önce “Kabuğunu da al öyle git!” diye bağıranlar şimdi hayretler içerisindeydi.
Hayret eden sadece seyirciler değil, kuyruğunu Tahsin’in yüzünde patlatan Haydar’dı da. “Nasıl olur bu!” diye haykırdı aynı hayretin etkisi ile ve bir kuyruk tokadı daha şaplattı Tahsin’in yüzünde.
Yine hareketsiz ve aynı ciddiyet içindeydi Tahsin. “ne saçma bir yılansın sen. Bir de buradaki insanlar seni gözünde büyütmüş! Sen bir hiçsin lan Sikindirik Çıngırak!”
“Sen şimdi görürsün!” diye bağırdı Haydar ve bir anda Tahsin’in etrafını dolanıp onu sıkmaya başladı. Yavaş yavaş boğuyordu Tahsin’i. Aksiyonun doruk yaptığını fark eden seyirci kitlesi bağrışmalara yeniden başladı. Haydar sıktıkça sıkıyordu. Bir yerden sonra artık sona geldiğini fark etti. Ancak Tahsin bundan etkilenmemişti bile. Hatta Haydar’a pis pis sırıtmayı ihmal etmiyordu bile. Daha da sinirlendi Haydar o gülümseyen suratı görünce ve son bir can havli ile daha da sıkıştırdı Tahsin’in vücudunu. O sırada “çıt!” diye bir ses duyuldu. Tahsin’in sunta kabuğu çatlamıştı.
Canı yandı Tahsin’in. Kendisini kaybetti. Tüm gücü ile kollarını iki yana açarak Haydar’dan kurtuldu. Etrafına baktı bir an. Gördüğünü sandığı şey etrafında dönen simgeler ve anlamsız sesler idi. Gerçek olan ise sadece Haydar’ın bir köşeye atılmış vücuduydu ve Tahsin büyük bir öfke ile sadece o vücuda odaklanmıştı. Önce kuyruğunun bir ucundan tuttu Haydar’ı ve uzunca çevirip yere çaldı. İçinden talan öfke dinmiyordu. Çatlayan kabuğunun acısı onun bütün duygularını köreltmişti sanki. Hiç durmadan yerden yere çalıyordu Haydar’ı. Derken vücudunu düğümledi ve karşısında az önce gülümseyen hayvanın şimdi bitmiş bir kadavraya dönüştüğünü gördü.
Herkes bitti zannediyordu ki Tahsin bir anda Haydar’ın üzerine altladı. Artık kontrolünü kaybetmişti. Boynuna yapıştı. Kafasını koca gövdesinden ayırdı ve Haydar’ı öldürdü. Yeniden sessizleşti tribünler. Herkes ringdeki büyük vahşete çakılı kalmıştı adeta. Tahsin insanların kendisine baktığından halen daha habersizdi. İki parça olmuş Haydar’dan derin nefesler eşliğinde bir kıpırtı bekliyordu saldırmak için. Yavaşça sakinleşiyordu. Kabuğundan içeri sızan hava iyice halsizleştirdi Tahsin’i. Ağır çekim yere çöktü, düştü ve bayıldı…
Etraf kalabalıklaşıyordu. Sonun başlangıcının ardından çevredeki hayvan ve meraklı sayında orantısız bir artış vardı. Her son yeni başlangıç ise eğer Tahsin ve Necip için hayat en olmadık yerde yeniden başlamıştı. Sadece iki gün önce tükenmek üzere olan hayatları şimdi yeni bir pencere içerisinden sokakları seyreder gibiydi... Hayvanlar salonu doldurdu nihayet ve “Yer Altı Ölüm Dövüş”leri başlamak üzereydi.
Uzak bir köşede heyecanla sırasının gelmesini bekliyordu Tahsin. Bu çelimsiz ve az biraz yakışıklı Kaplumbağa az sonra ringe çakacak ve para için dövüşecekti. Heyecanlıydı ve korkuyordu Tahsin. Birazdan bu salonda olacaklar iki gündür yaptığı ağırlık kaldırma antrenmanlarından çok daha farklıydı. İki gün önce içtiği o iksir sayesinde aynı anda on tane Ulu Meşe Ağacı’nı kaldırabiliyordu ancak, dövüşmek farklıydı. Sol yanında en az kendisi kadar heyecanlı Necip’ döndü bakışları. “Abi ben yapamayacağım galiba.” dedi titrek bir ses tonu ile.
Necip zaten heyecanlı olan bünyesine bu sözden sonra binen stresi hiç bekletmeden öfkeye çevirdi. “Ne demek lan yapamayacağım. Biz birbirimize söz vermedik mi? Sen bu iksiri içince etkisi geçene kadar benim için çalışmayacak mıydın? Ne sikim adamsın lan sen! Dövüşeceksin lan! Hani neden çekiniyorsun anlamıyorum. O senin yaptığın çalışmayı acaba burada ka. Hayvan yapıyor? Sen süpersin oğlum! Buranın en iyisi Tigger Selim’den bile iyisin! Başaracaksın ve başarmalısın! Unutma, buradan gelecek para seni de beni de peşimizdekilerin elinden kurtaracak!”
Necip haklıydı. Dövüşten gelecek para Çakal Yusuf’a ve Saliha Teyze’ye gidecekti. Böylece ilk olarak başlarındaki kesin beladan kurtulacaklardı. Sonrası ise cukkanın sağlamlığı ve hayal gücünün sınırsızlığı… Etrafı sık örülmüş Tarantula Ağı ile bezenmiş bir ring oluşturulmuştu dövüşler için. Ringde bir gergedan ve bir boz ayı dövüşmekteydiler. Ringdeki acımasızlığa kendini sabitledi Tahsin. Orada olanları seyrederek hem başına gelecekler konusunda fikir ediniyor ve o atmosferdeki zalimliğin kokusunu vücuduna bulaştırmak istiyordu. Gözlerini kırmadan izledi dövüşü. Hatta dövüş sonunda pençesi artık vücudunun bir uzunu olmayan Boz Ayı’nın feryatlarını. Ring önce boşaltıldı ve sonra sıradaki dövüşçüler ring kenarına çağırıldı. Dövüş sırasında yere bulaşan kanlar hiç temizlenmedi bu durum Tahsin’i ürkütmeye fazlası ile devam etti. İstemeyerek gitti ring kenarına. Adımlarının gitmediği yerde Necip tereddütsüz itiyordu onu bir adım ileriye.
Bağrışmalar ve yoğun bir duman içerisinde kendini kaybediyordu sanki Tahsin. Etrafındaki olup bitenlerden ruhen soyutlanmak üzere idi. Ringin ortasına, elinde mikrofonu ile orta boy bir zürafa çıktı. Kendinden emin ve insanları coşturmaya hazır bir görünümü vardı.
“Az önce o ayının ne hale geldiğini gördünüz değil mi!” diye bağırdı. Bir anda büyük bir uğultu yükseldi ve o berbat gürültünün ardından konuşmaya devam etti zürafa: “Burası kanın, vahşetin, ölümün arenası! Buradaki tek kural sağlam kalabilmek! Yoksa o geri zekalı ayı gibi olursunuz! Ve şimdi iki yeni kana susamış canavarımız var. Bahisler açılsın!.. Sağ tarafımda, daha önce başka arenalarda büyük başarıları olduğunu iddia eden biri var! Uzun ve kıvrak.. Bayanlar ve baylar! İdam Askısı Piton Haydar!..”
O büyük uğultu yeniden kulakları felç ederken ringe koca bir piton yılanı fırladı bir anda. Vahşi görünmek için bütün her şeyi yapıyordu. Kısa müddet tribünlere oynama eylemi zürafa tarafından kesildi.
“Ve hemen solumda bir çömez var. Buraya kan dökmeye gelmiş! Bayanlar ve baylar…” dedi ve bir anda uzun boynunu Tahsin’e eğip “İsmin ne senin?”
“Gotik Kaplumbağa Tahsin” diye cevap verdi Tahsin kendisinden kendisinin bile beklemediği bir soğu kanlılıkla.
“O ne saçma bir isim be!” diye cevapladı zürafa ve yeniden doğrulup “Bayanlar ve baylar! Allahsız Tospağa Tahsin!”
“Allahsız Tospağa mı! Çok saçma bence.” diye mırıldandı Tahsin.
“Buna mı takıldın şimdi, hadi çık!” dedi heyecanla Necip ve Tahsin’i ringe itti.
Ringde koca bir piton ve ufacık bir kaplumbağa vardı. Rakip Piton haydar dahil herkes bu olanlara gülüyordu. “Bahisler açılsın!” dedi zürafa kahkaha atmamaya çalışırken ve ringden indi. Tüm seyirciler bir yandan olayın absürtlüğüne gülerken diğer yandan da Piton Haydar’a yatırıyorlardı tüm paralarını.
“Ne yani bu mu bana rakip gördükleri? Ben bunu hakaret olarak alırım.” dedi Haydar.
Tahsin sinirlendi ve ne zaman öfkesi kendini gösterse Amazon’un en ukala hayvanı oluveriyordu. Zaten etraftan yayılan bunca kahkaha ve alay içerisinde sinirlenmemek imkansızdı. “Sana daha iyileri layık farkındayım. Bu aşksam seni ben sikecem ama idare edersin artık!”
Gülümsüyordu Haydar. “Bak hele sen. Az önce ölmüş biri için çok cesur cümleler bunlar.”
“Madem ölüyüm, o zaman hayaletimle yüzleşmeye hazırlan”
“Ne edebi şeysin lan sen öyle Tosuncuk!”
“En son okul çağı kızlarının oyunlarında kullanılan biri için asıl bu sözler çok edebi.”
“Seninle çene mi yarıştıracağım ben be! Madem ötenazi hakkını böyle kullanmak istedin al o zaman!” dedi Haydar ve kuyruğunu Tahsin’in tam yüzüne savurdu.
Suratında patlayan kuyruk Tahsin’i yerinden bile oynatmaya yetmedi. “Lan çamaşır ipi! Bu mudur yani hepsi?” dedi.
Salonda ağır bir sessizlik oluşmuştu. Herkes adeta hipnotize olmuş gibi ringde olanlara bakıyordu. Bütün gözler o anda tahta kabuklu Tahsin’deydi. Az önce “Kabuğunu da al öyle git!” diye bağıranlar şimdi hayretler içerisindeydi.
Hayret eden sadece seyirciler değil, kuyruğunu Tahsin’in yüzünde patlatan Haydar’dı da. “Nasıl olur bu!” diye haykırdı aynı hayretin etkisi ile ve bir kuyruk tokadı daha şaplattı Tahsin’in yüzünde.
Yine hareketsiz ve aynı ciddiyet içindeydi Tahsin. “ne saçma bir yılansın sen. Bir de buradaki insanlar seni gözünde büyütmüş! Sen bir hiçsin lan Sikindirik Çıngırak!”
“Sen şimdi görürsün!” diye bağırdı Haydar ve bir anda Tahsin’in etrafını dolanıp onu sıkmaya başladı. Yavaş yavaş boğuyordu Tahsin’i. Aksiyonun doruk yaptığını fark eden seyirci kitlesi bağrışmalara yeniden başladı. Haydar sıktıkça sıkıyordu. Bir yerden sonra artık sona geldiğini fark etti. Ancak Tahsin bundan etkilenmemişti bile. Hatta Haydar’a pis pis sırıtmayı ihmal etmiyordu bile. Daha da sinirlendi Haydar o gülümseyen suratı görünce ve son bir can havli ile daha da sıkıştırdı Tahsin’in vücudunu. O sırada “çıt!” diye bir ses duyuldu. Tahsin’in sunta kabuğu çatlamıştı.
Canı yandı Tahsin’in. Kendisini kaybetti. Tüm gücü ile kollarını iki yana açarak Haydar’dan kurtuldu. Etrafına baktı bir an. Gördüğünü sandığı şey etrafında dönen simgeler ve anlamsız sesler idi. Gerçek olan ise sadece Haydar’ın bir köşeye atılmış vücuduydu ve Tahsin büyük bir öfke ile sadece o vücuda odaklanmıştı. Önce kuyruğunun bir ucundan tuttu Haydar’ı ve uzunca çevirip yere çaldı. İçinden talan öfke dinmiyordu. Çatlayan kabuğunun acısı onun bütün duygularını köreltmişti sanki. Hiç durmadan yerden yere çalıyordu Haydar’ı. Derken vücudunu düğümledi ve karşısında az önce gülümseyen hayvanın şimdi bitmiş bir kadavraya dönüştüğünü gördü.
Herkes bitti zannediyordu ki Tahsin bir anda Haydar’ın üzerine altladı. Artık kontrolünü kaybetmişti. Boynuna yapıştı. Kafasını koca gövdesinden ayırdı ve Haydar’ı öldürdü. Yeniden sessizleşti tribünler. Herkes ringdeki büyük vahşete çakılı kalmıştı adeta. Tahsin insanların kendisine baktığından halen daha habersizdi. İki parça olmuş Haydar’dan derin nefesler eşliğinde bir kıpırtı bekliyordu saldırmak için. Yavaşça sakinleşiyordu. Kabuğundan içeri sızan hava iyice halsizleştirdi Tahsin’i. Ağır çekim yere çöktü, düştü ve bayıldı…
Etiketler:
bir hayvanat hikayesi,
seri hikaye
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)