"Gitmek: Benim Marlon ve Brandom" filminin frangmanından:
Ey sevgili...
Seni sevmekten ve düşlemekten asla vazgeçmedim.
Sen benim Diego Riveram'sın
Yıldızlarsın sen
Ay ve bulutlar
Haberlerdeki f16'lar
Kırmızı yatağımdaki o koca bedensin.
Çekmecemdeki son sigara
Beni sarmalayan o koca kadife yeşil ceketsin.
Bir kuş misali uçarak gitmek istediğim adamsın.
İran'sın Suriye'sin.
Habur'da nöbet tutan askercik.
Mezepotamya'daki en vahşi kıpkırmızı gelincik.
Üzerine yattığım uçsuz bucaksız boz bir vadisin.
Marlon ve Brando'msun.
Küvetimde yatan şişman bir melek.
Sevincim, acılarım, tüm arzularım.
Tiyatrodaki İstiklal Caddesi'ndeki eşim.
Gabriel Garcia Marquez'in son mektubusun.
Ve ben de o Zorba'daki her tarafından şehvet fışkıran
O şişman kadınım...
Kim uçurdu acaba kafamı?
Ben kafam olmadanda yaşarım.
Çünkü elim kolum bacaklarım var sana ulaşmak için
Ve birde bir el bombası gibi fırlatıp
Tüm kahrolası sınırları havaya uçuracak bir kalbim...
24 Kasım 2009 Salı
23 Kasım 2009 Pazartesi
Sonraki Adımdan İki Önce
Tehlike sessizce ve kimseye fark ettirmeden, arkadan vurmaya niyetli geliyor. Dünya kendi güzelliklerinin, mutluluklarının peşinde pervane iken kimse göremiyor peşinden olacakları. Önümüz kış ve ben biliyorum ki, bu kış aşırı soğuk olacak. Üstelik hiç olmaması gerektiği halde. Felaket hiç umulmadık bir sükunet ile aramıza karışıyor ki, tek şahidi şu yirmi beş yılımda kısır döngüseli olarak yine benim.
Bütün hikayelerin başına dönmek hiç bu kadar uzun zaman içerisinde gerçekleşmemişti. Bir olay olurdu. Sancırdı dört bir taraf. Eskiden bizim Teoman’larımız, Şebnem’lerimiz vardı ki, çabuk geçerdi sıkıntılar. Sadece birkaç gün içerisinde tekrar… Ve sürekliliklerle uzayıp giderdi ömrümün kimine göre anlatmaya değmez zamanlarının parşömenleri. Şimdi sorsam kendime, desem neler oldu, bir cevabım yok. Çünkü kendimi orta yerinde barındırabildiğim, ana karakteri olabildiğim bir hikayem yok. Hep başkalarının mavi geceli masallarında figürasyonda rol almışım meğer. Kendime dair anlattıklarım da zaten tek tük. Onlar ki, meraklı çocuklara seri hikayeler olmuş ömrüm boyunca.
Günüme gömülmüş bir sürü olan bitenim var. Geçmişte teğetlerinde durduğum bir sürü başkasının hayatı ve bana verdiği birçok şey ile ben yine aynı maceraları, bu kez karakterleri değişik ve mekanları başka olarak yaşıyorum. Birileri yine birilerine dedikodu üretiyor. Başka birileri sadece insan ilişkileri içinde mutlu mesut geçinip gidiyor ve diğer kişilerde tüm bunların hayatından nemalanıp kendilerine pay çıkarıyor. Yani olanların hepsi ucuz yollu kadın programlarının basit senaryolarından farksız. Kurgu belli, senaryo belli, yönetmen belli… Ben neredeyim peki? Bir bileniniz var mı?
Ben bir gün bir kafe köşesinde elimde kalem altında zevkten kudurmuş bir tutam kağıt dünyamı anlamlı kılmaya çalışırken rastlantı sonucu insanların günlük yaşantılarını öğrenen sabi yalnızım. Ben bir akşam evimde oturmuş kitap okurken daha önce hayatını yalan yanlış öğrendiklerim tarafından sokaklara sahip çıkmaya davet edilmiş bir garibim. Ben bütün her şeyin farkında üçüncü şahıslardan yorumları ve eleştirileri dinleyip susan ve sessizliğini bozmayan o ucube eziğim. Bu sayede kimsenin görmediğini görenim ben. Duyulmayanı duyan. Ve bu iki özelliğe rağmen geleceğe olumlu bir yönde şekil veremeyen… Ama biliyorum ve bu kez üstü kapalı da olsa uyarıyorum! Tehlike yakında!.. Ve bu kış çok soğuk geçecek!..
Kimsenin hayatına müdahale etme hakkım yok. Denesem bile dinleyenim yok. Dinleseler bile kimse sallamaz zaten. Herkes doğruyu görür, kabul eder ve hep yanlışı seçer içindeki şeytan yüzünden. Hani insanlık iyiye gitmiyor ya, bence sebebi daha kendi doğrularımızı bile kabullenemeyişimiz. Süper olmayan ben bile bu anlattıklarımdan yola çıkarak kendi doğrularıma uymuyorum! Doğruyu görüyor, kabul ediyor ve yine yanlışı seçiyorum. Hepiniz haklısınız!..
Reddedilince konuşmaktan korkar oluyorum. İstemekten de. Kadınlar benle hangi akla hizmet sevişiyorlar hala anlayamıyorum bu yüzden. Daha böylesine saçma çıkmazları olan bir adamı nasıl kabul ediyor vücutları kavrayamıyorum. Cevap basit. Herkes doğruyu görüyor, kabul ediyor ve yanlışı seçiyor. Her seferinde neden bu soruyu kendime sorduğumu da ben hala bilmiyorum…
Bütün hikayelerin başına dönmek hiç bu kadar uzun zaman içerisinde gerçekleşmemişti. Bir olay olurdu. Sancırdı dört bir taraf. Eskiden bizim Teoman’larımız, Şebnem’lerimiz vardı ki, çabuk geçerdi sıkıntılar. Sadece birkaç gün içerisinde tekrar… Ve sürekliliklerle uzayıp giderdi ömrümün kimine göre anlatmaya değmez zamanlarının parşömenleri. Şimdi sorsam kendime, desem neler oldu, bir cevabım yok. Çünkü kendimi orta yerinde barındırabildiğim, ana karakteri olabildiğim bir hikayem yok. Hep başkalarının mavi geceli masallarında figürasyonda rol almışım meğer. Kendime dair anlattıklarım da zaten tek tük. Onlar ki, meraklı çocuklara seri hikayeler olmuş ömrüm boyunca.
Günüme gömülmüş bir sürü olan bitenim var. Geçmişte teğetlerinde durduğum bir sürü başkasının hayatı ve bana verdiği birçok şey ile ben yine aynı maceraları, bu kez karakterleri değişik ve mekanları başka olarak yaşıyorum. Birileri yine birilerine dedikodu üretiyor. Başka birileri sadece insan ilişkileri içinde mutlu mesut geçinip gidiyor ve diğer kişilerde tüm bunların hayatından nemalanıp kendilerine pay çıkarıyor. Yani olanların hepsi ucuz yollu kadın programlarının basit senaryolarından farksız. Kurgu belli, senaryo belli, yönetmen belli… Ben neredeyim peki? Bir bileniniz var mı?
Ben bir gün bir kafe köşesinde elimde kalem altında zevkten kudurmuş bir tutam kağıt dünyamı anlamlı kılmaya çalışırken rastlantı sonucu insanların günlük yaşantılarını öğrenen sabi yalnızım. Ben bir akşam evimde oturmuş kitap okurken daha önce hayatını yalan yanlış öğrendiklerim tarafından sokaklara sahip çıkmaya davet edilmiş bir garibim. Ben bütün her şeyin farkında üçüncü şahıslardan yorumları ve eleştirileri dinleyip susan ve sessizliğini bozmayan o ucube eziğim. Bu sayede kimsenin görmediğini görenim ben. Duyulmayanı duyan. Ve bu iki özelliğe rağmen geleceğe olumlu bir yönde şekil veremeyen… Ama biliyorum ve bu kez üstü kapalı da olsa uyarıyorum! Tehlike yakında!.. Ve bu kış çok soğuk geçecek!..
Kimsenin hayatına müdahale etme hakkım yok. Denesem bile dinleyenim yok. Dinleseler bile kimse sallamaz zaten. Herkes doğruyu görür, kabul eder ve hep yanlışı seçer içindeki şeytan yüzünden. Hani insanlık iyiye gitmiyor ya, bence sebebi daha kendi doğrularımızı bile kabullenemeyişimiz. Süper olmayan ben bile bu anlattıklarımdan yola çıkarak kendi doğrularıma uymuyorum! Doğruyu görüyor, kabul ediyor ve yine yanlışı seçiyorum. Hepiniz haklısınız!..
Reddedilince konuşmaktan korkar oluyorum. İstemekten de. Kadınlar benle hangi akla hizmet sevişiyorlar hala anlayamıyorum bu yüzden. Daha böylesine saçma çıkmazları olan bir adamı nasıl kabul ediyor vücutları kavrayamıyorum. Cevap basit. Herkes doğruyu görüyor, kabul ediyor ve yanlışı seçiyor. Her seferinde neden bu soruyu kendime sorduğumu da ben hala bilmiyorum…
Etiketler:
dışa vurum
14 Kasım 2009 Cumartesi
29 Ekim 2009 Perşembe
mal'zeme
şimdi bir bakalım:
elimizde çok güzel bir malzeme var. bu malzemeyi kullanarak harika yemekler, kaliteli teknolojik ürünler, her türlü inşaat malzemesi, gerektiğinde can kurtaran, gerektiğinde ise yastık üretebiliyoruz. o kadar da çok yönlülüğü var yani.
sonra bu ürün sayesinde birçok bilgiye sahip olabilir, bunların doğruluğu üzerine tartışabilir, bunun yanında her türlü yeni fikirlere açık olabilir ve bütün bunları hiçbir kısıtlamaya gitmeden elde edebiliriz.
kullanıcı açısından bakıldığında çok verimli bir ürün değil mi? bence öyle. şimdi olaya bir de ürün tarafından bakalım:
bu ürünün fikirleri var: değişmeye açık fikirler. kendini iyi ifade edemiyor. kendisi gibi bir tane daha olmaması ise onda can sıkıntısı yaratıyor. bundan kurtulmak içinse kendini daha iyi bir ürün hâline getireceğine inandığı şeyleri yapıyor: kullanım kılavuzu okuyor, diğer ürünlerin arasına karışıyor, diğer ürünlerin fikirleri üzerine fikir üretiyor, vb.
derken bir işletmeci bu ürünü ele alıp çok fonksiyonel olduğu için nerede kullanılacağı asla kesin olarak belli olamayacağını öne sürüp ürünü yok etmeye karar veriyor. onun dışındaki her ürün tek bir işe yaradığı ve bu yaradığı işte çok iyi olduğu için kaybedilmesi problem anlamına gelecekken, birden çok işe yarayan diğer ürün yok edilmek için bir parçalama fabrikasına gönderiliyor.
ürün bunları anlayamıyor; bu kadar işe yararken neden kendisinden vazgeçildiğini anlayamıyor. düşünmekten fırsat bulup da kendisini yok etmeye karar veren işletmeciyi bulmaya karar verince hızla o fabrikadan uzaklaşıyor.
kendisinden bir daha da haber alınamıyor.
elimizde çok güzel bir malzeme var. bu malzemeyi kullanarak harika yemekler, kaliteli teknolojik ürünler, her türlü inşaat malzemesi, gerektiğinde can kurtaran, gerektiğinde ise yastık üretebiliyoruz. o kadar da çok yönlülüğü var yani.
sonra bu ürün sayesinde birçok bilgiye sahip olabilir, bunların doğruluğu üzerine tartışabilir, bunun yanında her türlü yeni fikirlere açık olabilir ve bütün bunları hiçbir kısıtlamaya gitmeden elde edebiliriz.
kullanıcı açısından bakıldığında çok verimli bir ürün değil mi? bence öyle. şimdi olaya bir de ürün tarafından bakalım:
bu ürünün fikirleri var: değişmeye açık fikirler. kendini iyi ifade edemiyor. kendisi gibi bir tane daha olmaması ise onda can sıkıntısı yaratıyor. bundan kurtulmak içinse kendini daha iyi bir ürün hâline getireceğine inandığı şeyleri yapıyor: kullanım kılavuzu okuyor, diğer ürünlerin arasına karışıyor, diğer ürünlerin fikirleri üzerine fikir üretiyor, vb.
derken bir işletmeci bu ürünü ele alıp çok fonksiyonel olduğu için nerede kullanılacağı asla kesin olarak belli olamayacağını öne sürüp ürünü yok etmeye karar veriyor. onun dışındaki her ürün tek bir işe yaradığı ve bu yaradığı işte çok iyi olduğu için kaybedilmesi problem anlamına gelecekken, birden çok işe yarayan diğer ürün yok edilmek için bir parçalama fabrikasına gönderiliyor.
ürün bunları anlayamıyor; bu kadar işe yararken neden kendisinden vazgeçildiğini anlayamıyor. düşünmekten fırsat bulup da kendisini yok etmeye karar veren işletmeciyi bulmaya karar verince hızla o fabrikadan uzaklaşıyor.
kendisinden bir daha da haber alınamıyor.
27 Ekim 2009 Salı
Yüzüncü Yazı
Burada cümlelere olduklarından daha fazla değer vermeye çalışıyorum. Başarıyor muyum?.. Bilmem... Doksan Dokuzdur ne yaptığını bilir bir Halde olduğumu zannediyorum. Öyle miyim?.. Sanırım evet.
Yüz yazıdır kendimi ifade etmeye çalışmadıım hiç. Dışa vurumlar ben buyum demek için değil sadece o an ağlamak istediklerimin ürünleriydi. Hikayeler yaşanmışlara çok yakındı. Yüz yazıdır hiç yalan söylemedim mesela. En azından bunun garantisini verebilirim.
Yğz yazı içerisinde benim yazmadıklarım da var elbet. Emeği göz ardı edilemz amatör yazarcıklarım. hepsine teşekküler. Girişteki büyük yazı ve yazdıkları için Burcu'ya teşekkürler. En son yazdığı acayip ve çok güzel hikayesi için ve hatta bloğa kattığı her şey ile bloğum edebi amaçlar için kurulduğuınu bana unutturmayan İruneach'e teşekkürler. Bloğu takip edip yorumlarını esirgemeyen herkese ayrıca teşekkürler. Bu sıralar sizler ile tanışıp sohbetler içine girme hevesi içindeyim müsadeleriniz olursa. belki sayenizde yeni hikayelerim olur ne dersiniz?..
kısa bir zaman diliminde bloğun temasını değiştirip daha iç açıcı renklere bürünmek biyetindeyim. Tek sorunum tasarım işlerinden zerre çakmayışım. bunu başaracak birini bulunca her şey çok güzel olacak.
benim anlatmak istediklerim tükenmedi henüz. İstenilen Düzey adı gibi bir noktaya gelmek üzere. Ardından yeni kurgulanan üç hikaye daha var. İhtiyaç olan biraz zaman ve sabır. Bunun dışında bu sıralar ufak da olsa şiir yazmaya meğil ettim. Gelecekte her an bunun örneklerini görebilirsiniz.
ilk günde olduğu gibi kapımız hala daha amatör yazarlara açık. herkes tabiki yazdığını kendi bloğunda yayınlamak ister. Ama neden bunu beraberce yapmayalım? Burada yazmak isteyen herkese kapımız sonuna dek açık. bir tıklamanız yeter...
Son olarak paylaşmak istediğim bir şey var beğeneceğinize inandığım.
"Bu maskenin altında bir yüz var
Ancak benim değil...
Ne altındaki kaslardan daha "ben"dir o yüz,
Ne de altındaki kemiklerden.
Bu maskenin altında
Etten daha fazlası var.
Bu maskenin altında
Bir fikir var!
Ve fikirler kurşun geçirmez!..
Hatırla, 5 kasım'ı hatırla
Barut ihanetini ve komplosunu.
Zaten aklım almaz
Barut ihanetinin neden unutulacağını.
Ama ya adam?
Biliyorum, adı guy fawkes idi...
Bu ülkeye neyin unutulduğunu anımsatmak için.
400 yıldan fazla bir süre önce bu vatansever,
Kasımın 5'ini
Ebediyen hafızamıza kazımayı diledi.
Hayali, eşitlik, adalet ve özgürlüğün kelimelerden öte olduğunu
Dünyaya anımsatmaktı.
Kelimeler görece kavramlardır,
Eğer bir şey görmüyorsanız.
Ve biliyorum; 1605'de parlamento binası'nı patlatmaya çalıştı.
Ama kimdi gerçekte?
Neye benziyordu?
Bize fikirleri hatırlayın dendi, adamı değil.
Çünkü bir adam başarısız olabilir,
Yakalanabilir, öldürülebilir ve unutulabilir.
Ama 400 yıl sonra
Bir fikir hâlâ dünyayı değiştirebilir.
Fikirlerin gücüne bizzat şahit oldum.
Fikirler adına öldürülen ve
Fikirleri savunurken ölen insanları gördüm.
Yalnız,
Bir fikri öpemez,
Ona dokunamaz,
Veya onu tutamazsınız.
Fikirler kan ağlamaz,
Acıyı hissetmezler,
Sevmezler.
Diyorum ki, bu gece o rıhtımlara gidip
Abd'ne ait her şeyi yerle bir edelim!
Kim benimle birlikte?
Söyleyin, hanginiz benimle?
Her şeyi ama her şeyi olan bir ülkeydi orası.
Ama şimdi, 20 yıl sonrası, ne olacak?
Dünyanın en büyük cüzamlı topluluğu!
Başlattıkları savaş değildi,
Saldıkları veba değildi,
Hüküm'dü.
Kimse geçmişinden kaçamaz,
Kimse hüküm'den kaçamaz.
Toplumlar kendi devletlerinden korkmamalı.
Devletler kendi toplumlarından korkmalı.
Bina nasıl bir sembolse, onu yıkma eylemi de bir semboldür.
Sembollere anlam kazandıran insanlardır.
Tek başlarına semboller anlamsızdır ama yeteri kadar insanla
Bir binayı havaya uçurmak dünyayı değiştirebilir.
Şiddet iyi amaçlar için kullanılabilir...
Bu maskenin altında bir yüz var
Ancak benim değil...
Ne altındaki kaslardan daha "ben"dir o yüz,
Ne de altındaki kemiklerden.
Bu maskenin altında
Etten daha fazlası var.
Bu maskenin altında
Bir fikir var!
Ve fikirler kurşun geçirmez!..
Bu gece size en ciddi yeminimi ediyorum!
Adalet hızlı olacak,
Dürüst olacak
Ve merhametsiz olacak!.."
V For Vendetta filmininden bir replik bu. Daha önce yazmıştım byralara bir yerlere. Geçmişim beni sloganları ile geri çağırıyor. Sanırım bu güzel şiirde bana yoldaş bu sıralar...
Anlayışınızdan ve sebrınızdan dolayı çok teşekkürler...
Transkripsion (Ferit)
Not: yazının başlığını "Yüzüncü Tazı" olarak attığım için utanç duyuyorum..
Yüz yazıdır kendimi ifade etmeye çalışmadıım hiç. Dışa vurumlar ben buyum demek için değil sadece o an ağlamak istediklerimin ürünleriydi. Hikayeler yaşanmışlara çok yakındı. Yüz yazıdır hiç yalan söylemedim mesela. En azından bunun garantisini verebilirim.
Yğz yazı içerisinde benim yazmadıklarım da var elbet. Emeği göz ardı edilemz amatör yazarcıklarım. hepsine teşekküler. Girişteki büyük yazı ve yazdıkları için Burcu'ya teşekkürler. En son yazdığı acayip ve çok güzel hikayesi için ve hatta bloğa kattığı her şey ile bloğum edebi amaçlar için kurulduğuınu bana unutturmayan İruneach'e teşekkürler. Bloğu takip edip yorumlarını esirgemeyen herkese ayrıca teşekkürler. Bu sıralar sizler ile tanışıp sohbetler içine girme hevesi içindeyim müsadeleriniz olursa. belki sayenizde yeni hikayelerim olur ne dersiniz?..
kısa bir zaman diliminde bloğun temasını değiştirip daha iç açıcı renklere bürünmek biyetindeyim. Tek sorunum tasarım işlerinden zerre çakmayışım. bunu başaracak birini bulunca her şey çok güzel olacak.
benim anlatmak istediklerim tükenmedi henüz. İstenilen Düzey adı gibi bir noktaya gelmek üzere. Ardından yeni kurgulanan üç hikaye daha var. İhtiyaç olan biraz zaman ve sabır. Bunun dışında bu sıralar ufak da olsa şiir yazmaya meğil ettim. Gelecekte her an bunun örneklerini görebilirsiniz.
ilk günde olduğu gibi kapımız hala daha amatör yazarlara açık. herkes tabiki yazdığını kendi bloğunda yayınlamak ister. Ama neden bunu beraberce yapmayalım? Burada yazmak isteyen herkese kapımız sonuna dek açık. bir tıklamanız yeter...
Son olarak paylaşmak istediğim bir şey var beğeneceğinize inandığım.
"Bu maskenin altında bir yüz var
Ancak benim değil...
Ne altındaki kaslardan daha "ben"dir o yüz,
Ne de altındaki kemiklerden.
Bu maskenin altında
Etten daha fazlası var.
Bu maskenin altında
Bir fikir var!
Ve fikirler kurşun geçirmez!..
Hatırla, 5 kasım'ı hatırla
Barut ihanetini ve komplosunu.
Zaten aklım almaz
Barut ihanetinin neden unutulacağını.
Ama ya adam?
Biliyorum, adı guy fawkes idi...
Bu ülkeye neyin unutulduğunu anımsatmak için.
400 yıldan fazla bir süre önce bu vatansever,
Kasımın 5'ini
Ebediyen hafızamıza kazımayı diledi.
Hayali, eşitlik, adalet ve özgürlüğün kelimelerden öte olduğunu
Dünyaya anımsatmaktı.
Kelimeler görece kavramlardır,
Eğer bir şey görmüyorsanız.
Ve biliyorum; 1605'de parlamento binası'nı patlatmaya çalıştı.
Ama kimdi gerçekte?
Neye benziyordu?
Bize fikirleri hatırlayın dendi, adamı değil.
Çünkü bir adam başarısız olabilir,
Yakalanabilir, öldürülebilir ve unutulabilir.
Ama 400 yıl sonra
Bir fikir hâlâ dünyayı değiştirebilir.
Fikirlerin gücüne bizzat şahit oldum.
Fikirler adına öldürülen ve
Fikirleri savunurken ölen insanları gördüm.
Yalnız,
Bir fikri öpemez,
Ona dokunamaz,
Veya onu tutamazsınız.
Fikirler kan ağlamaz,
Acıyı hissetmezler,
Sevmezler.
Diyorum ki, bu gece o rıhtımlara gidip
Abd'ne ait her şeyi yerle bir edelim!
Kim benimle birlikte?
Söyleyin, hanginiz benimle?
Her şeyi ama her şeyi olan bir ülkeydi orası.
Ama şimdi, 20 yıl sonrası, ne olacak?
Dünyanın en büyük cüzamlı topluluğu!
Başlattıkları savaş değildi,
Saldıkları veba değildi,
Hüküm'dü.
Kimse geçmişinden kaçamaz,
Kimse hüküm'den kaçamaz.
Toplumlar kendi devletlerinden korkmamalı.
Devletler kendi toplumlarından korkmalı.
Bina nasıl bir sembolse, onu yıkma eylemi de bir semboldür.
Sembollere anlam kazandıran insanlardır.
Tek başlarına semboller anlamsızdır ama yeteri kadar insanla
Bir binayı havaya uçurmak dünyayı değiştirebilir.
Şiddet iyi amaçlar için kullanılabilir...
Bu maskenin altında bir yüz var
Ancak benim değil...
Ne altındaki kaslardan daha "ben"dir o yüz,
Ne de altındaki kemiklerden.
Bu maskenin altında
Etten daha fazlası var.
Bu maskenin altında
Bir fikir var!
Ve fikirler kurşun geçirmez!..
Bu gece size en ciddi yeminimi ediyorum!
Adalet hızlı olacak,
Dürüst olacak
Ve merhametsiz olacak!.."
V For Vendetta filmininden bir replik bu. Daha önce yazmıştım byralara bir yerlere. Geçmişim beni sloganları ile geri çağırıyor. Sanırım bu güzel şiirde bana yoldaş bu sıralar...
Anlayışınızdan ve sebrınızdan dolayı çok teşekkürler...
Transkripsion (Ferit)
Not: yazının başlığını "Yüzüncü Tazı" olarak attığım için utanç duyuyorum..
25 Ekim 2009 Pazar
Yansımalar
Uzun cümleler boyu dize gelirken hayatımın bir kısmının küçük parçaları, kendimi sıkıştırdığım tüm huzur kaçamakları içinde aslında mutlu, sakin ve hep istediğim gibiyim. Aynaya baktıkça gördüğüm tek şey geçmişte yaşadığım tüm somut olayların tekerrür için uygun an beklediğinin yüz kabuğu üstünde bıraktığı işaretler. Ben özünü kısmi zamanlar içinde kaybetmiş, kendini insanlara muhtaç etmiş ve bir o kadar kimsesizliğinden sıkılmış, hatalar yapmaya gayet elverişli ancak aşırı kontrollü, kimi zaman gereksiz yere sanık sandalyesine oturtulan, mevkisinin verdiği şişik popo etkisiyle şımarmış herhangi biriyim.
Üstüne garip koku sinmiş sanki. Neyin veya kimin etkisi bu kokan bilmiyorum. Sonra daha da konsantre olup yeniden kokluyorum. Geçmiş gibi sanki üstüme sinmiş ve gittikçe ağırlaşan bu koku. Sokakların tozunu yutmayı bıraktığım günlere ait sanki. İnsanların gözünün önünde bağırmayı bıraktığım günlerdeki gibi. Bir rakı sofrasında elimi eteğimi çektiğim tüm dünya işleri yine bir rakı sofrasında beni geri çağırıyor. Bu koku da o masadaki yaş üzüm rakısına veya palamuda ait sanki. Bir kaç gecedir elimde dövizler ile karanlık yollarda yürüyorum rüyalarımda. Sloganlar beni istiyorlar bağırılmak için. Ne yalan söyleyeyim, bende onları çok özledim.
Sonra yine küp oluyorum. Aynı anda bir şeyi birçok kişiden biliyorum. Yine “Merkez kaç! Sana anlatacaklarım var!” kıvamına geliyorum. Geçen sefer kendi sonumu yazdım ellerimle merkezde iken. Bu sefer ise önüme geleni n ismini çizip atmak geliyor tek bir kalem hareketi ile. Çünkü sıkıldım başkasına ait hayatları yaşamaktan. Kendi dünyamı ikinci plana atmak artık ağır geliyor. Avazım çıktığı kadar bağırmak istemiyorum, bağırmış kadar olacak icraatlar içinde olmak niyetindeyim bu sefer. Başımı çevirip camdan dışarı bakıyorum. Kaşlarım mı çatık ne?..
“Ama yalanlar görürüm hala, buradan bakınca şu sonsuz dünyaya…”
Hareket alanım kısıtlanıyor gibi bazen. Bu gibi durumlarda hep bir çıkış planım olurdu. Bu sefer değil bir plan, çıkış levham bile yok elimde. Çok değil bundan tam bir yıl kadar önce başladı büyük maceram. Cümlelerin içine gömüldüğüm o günler hala kalbimde yara. Bu zamanlar içine sığanların gittiği yol yine aynı düzlemde. Dedim ya bir küp oluyorum. İşte o olduğum küp talihimin aynı ızdıraplara gark edeceğinin bir simgesi oluyor. Bir de şu yalanlar olmasa…
“Sanki yıllardır uzaktayım ben, özlemlerim hep sessiz, derinden…”
Gün geçtikçe herkes daha uzak, mesafeli ve anlamsız geliyor bana. Herkesi her zaman göremiyorum. Özlüyorum mütemadiyen. Görmeye yeltendiğimde ise herkes hayatlarına gömülmüş, beni sallamaz bir bürünüyor bir anda. Çok değişmiş her şey. Ben neden ayak uyduramıyorum artık peki?
“Olsun demek de zor artık, çocuk düşlerimiz yok artık…”
Bu hiçbir şey anlatmayı beceremeyen yazıya fon müziği olan Pilli Bebek’in “Olsun” isimli şarkısının akustik versiyonuna yazanlardan daha anlamlı olduğu için teşekkür ediyorum…
Benim kendimle olan maceram devam ediyor…
Üstüne garip koku sinmiş sanki. Neyin veya kimin etkisi bu kokan bilmiyorum. Sonra daha da konsantre olup yeniden kokluyorum. Geçmiş gibi sanki üstüme sinmiş ve gittikçe ağırlaşan bu koku. Sokakların tozunu yutmayı bıraktığım günlere ait sanki. İnsanların gözünün önünde bağırmayı bıraktığım günlerdeki gibi. Bir rakı sofrasında elimi eteğimi çektiğim tüm dünya işleri yine bir rakı sofrasında beni geri çağırıyor. Bu koku da o masadaki yaş üzüm rakısına veya palamuda ait sanki. Bir kaç gecedir elimde dövizler ile karanlık yollarda yürüyorum rüyalarımda. Sloganlar beni istiyorlar bağırılmak için. Ne yalan söyleyeyim, bende onları çok özledim.
Sonra yine küp oluyorum. Aynı anda bir şeyi birçok kişiden biliyorum. Yine “Merkez kaç! Sana anlatacaklarım var!” kıvamına geliyorum. Geçen sefer kendi sonumu yazdım ellerimle merkezde iken. Bu sefer ise önüme geleni n ismini çizip atmak geliyor tek bir kalem hareketi ile. Çünkü sıkıldım başkasına ait hayatları yaşamaktan. Kendi dünyamı ikinci plana atmak artık ağır geliyor. Avazım çıktığı kadar bağırmak istemiyorum, bağırmış kadar olacak icraatlar içinde olmak niyetindeyim bu sefer. Başımı çevirip camdan dışarı bakıyorum. Kaşlarım mı çatık ne?..
“Ama yalanlar görürüm hala, buradan bakınca şu sonsuz dünyaya…”
Hareket alanım kısıtlanıyor gibi bazen. Bu gibi durumlarda hep bir çıkış planım olurdu. Bu sefer değil bir plan, çıkış levham bile yok elimde. Çok değil bundan tam bir yıl kadar önce başladı büyük maceram. Cümlelerin içine gömüldüğüm o günler hala kalbimde yara. Bu zamanlar içine sığanların gittiği yol yine aynı düzlemde. Dedim ya bir küp oluyorum. İşte o olduğum küp talihimin aynı ızdıraplara gark edeceğinin bir simgesi oluyor. Bir de şu yalanlar olmasa…
“Sanki yıllardır uzaktayım ben, özlemlerim hep sessiz, derinden…”
Gün geçtikçe herkes daha uzak, mesafeli ve anlamsız geliyor bana. Herkesi her zaman göremiyorum. Özlüyorum mütemadiyen. Görmeye yeltendiğimde ise herkes hayatlarına gömülmüş, beni sallamaz bir bürünüyor bir anda. Çok değişmiş her şey. Ben neden ayak uyduramıyorum artık peki?
“Olsun demek de zor artık, çocuk düşlerimiz yok artık…”
Bu hiçbir şey anlatmayı beceremeyen yazıya fon müziği olan Pilli Bebek’in “Olsun” isimli şarkısının akustik versiyonuna yazanlardan daha anlamlı olduğu için teşekkür ediyorum…
Benim kendimle olan maceram devam ediyor…
Etiketler:
dışa vurum
23 Ekim 2009 Cuma
İskele Alabanda
daha hiç puslanmadı deniz,
yüzünde kattığı hüzün kadar belirsiz.
daha hiç katlanmadı takalar böyle bir zulme
öfkendeki dalgalar kadar.
ve daha hiç bir balık böylesine isyan etmedi karaya vurmak için
sendeki bu sükuneti yırtmak adına.
ben seni bir sabah iskelede çay içerken buldum
kuşluk vaktinde dönerken ızdırabımın seferinden.
ağlara takılmış hayalin çözüp almak gelmez içimden...
yüzünde kattığı hüzün kadar belirsiz.
daha hiç katlanmadı takalar böyle bir zulme
öfkendeki dalgalar kadar.
ve daha hiç bir balık böylesine isyan etmedi karaya vurmak için
sendeki bu sükuneti yırtmak adına.
ben seni bir sabah iskelede çay içerken buldum
kuşluk vaktinde dönerken ızdırabımın seferinden.
ağlara takılmış hayalin çözüp almak gelmez içimden...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)