28 Şubat 2010 Pazar
Neslinin Bir ve Her Günü
23 Şubat 2010 Salı
Soytarının Sorunu
Hala komik değilken şakaların
Sen inadına güldürmek ister gibisin.
Bir burnun kaldı seni bana eş tutan.
Geriye kalanın zaten boya...
Aklımın soytarısı...
Sen benim asla hüzünlenmediğimken
Nereden çıktı bu seyirsiz ızdıraplar söyle bana!
Ya da yok...
Git bir yüzünü yıka ve dön bak aynaya.
sorun sensin çünkü!
Sen ve senin olamadığın her şey...
12 Şubat 2010 Cuma
Atari
Evde yapacak çok fazla işim olmuyor. Tâkdir edersiniz ki ilkokul ödevleri kısa sürede bitiriliyor. Meselâ ben, öğretmenin haftasonu yapmam için verdiği ödevleri cuma akşamından bitirip Cumartesi-Pazar sokaklarda arkadaşlarımla eğleniyorum.
Aslında çok fazla da arkadaşım yok. Mahallemdeki çocukların birçoğunu sevmiyorum. İki kardeşle aram iyi sadece: Hikmet ile Mehmet. Onlar olduğu zaman beraber evlerinin önündeki bahçede top oynuyoruz. Genelde de kavga ederek ayrılıyoruz. Eve gidince kim niye kavga ettiğini hatırlamıyor ve ben ertesi gün kahvaltıdan sonra kendimi yine onların kapısını çalarken buluyorum.
Pek çok zaman da televizyon başında çocuk programları ve çizgi filmler izlediğim oluyor. Kimi zaman çok eğlenirken kimi zaman da çok sıkılıyorum ama arkadaşlarım sokakta poşet ile kar üstünde kayarken Susam Sokağı izlemek, bana daha cazip geliyor.
Bunun dışında bir eğlencemiz de atariler. Benim atarim yok. Mustafa adındaki bir başka arkadaşımın var. Aslında Hikmet ve Mehmet kadar iyiydik onunla da fakat o atariyi aldıktan sonra değişti. Evden çıkmaz ve akşama kadar onnunla vakit geçirir oldu. Bu nedenle de artık sevmiyorum Mustafa'yı. Beni de oynatsa severdim ama.
Bazen Hikmet ve Mehmet'in evine değil de Mustafa'nın evine gidiyorum dışarıya onu çağırmak için: gelmiyor. Yatak odasının camı kolay uaşılabilir bir yerde olduğu için demir parmaklıklarla kapatılmış ve benimle oradan konuşuyor. Ne yaptığını sorunca "Atari oynuyorum." diyor. Aslında buradan bu görülüyor ama yine de beni de davet etsin diye bu soruyu soruyorum: davet etmiyor. "Ama istersen buradan izleyebilirsin" diyor. Ben de ayakta onun oynadığı oyunları dışarıdan izliyorum: demir parmaklıkların öbür tarafından.*
İnsanın bir zamanlar iyi bir arkadaş olduğu insandan bu şekilde bir davranış görmesi beni üzüyordu. Ama ben oradan ayrılmayı hiç istemiyordum çünkü o anda yaşadığım eğlence üzüntüme baskın çıkıyordu. Bir de gurur var ama onu anlamlandırabilecek bir yaşta değilim.
Daha sonra -biraz geç kalmış olsam da- sünnet oluyorum. Düğünümde takılan paralarla bir atari de ben alıyorum. İki farklı eğlencemin yanına bir de bu atari ekleniyor. Ben de uzunca bir süre kendi başıma evde atari oynuyorum.
Sonra büyüyorum. Hikmet ve Mehmet'in kardeşi de büyüyor. Atarilerin yerini Play Station'lar alıyor ama bir tavır hiç değişmiyor: Eğlencenin dışındaki çocukların demir parmaklıkların ardından kendi başlarına bu eğlenceye katılması.
*Bu satırları yazmak bana şu karikatürü anımsattı:

2 Şubat 2010 Salı
31 Ocak 2010 Pazar
İstenilen Düzey
Er ya da geç insanın zihninde büyüttüğü her olay bir şekilde ve eksik dahi olsa karşısına çıkacaktır. Kişinin bilincinde canlılık verdiği her hayal çok istediği takdirde vücuda bürünür. Söz gelimi kişi o güne kadar hiç tatmadığı bir yiyeceğin hayalini kurar. Yaşadığı coğrafya da o yiyeceği tatması imkansızdır. Ancak sürekli dillendirilmeden, içten içe istediği o yiyecek ismi hayat enerjisi midir yoksa dünyaya beyin gücü ile mesaj göndermek midir bilinmez, hiç ummadığı bir anda tabağına düşebilir. Önemli olan sessizce ve sabırla o isteği beyinde tekrarlamaktır. Atlanmaması gereken tek unsur ise kontrolü kaybetmemektir. Yoksa o yiyecek her ne ise zehir olur.
“Ben yedi ayda çok değiştim. Eskiden bu yaşadıklarım bana çok uzaktı. Ben şimdi diğerleri dediklerim gibiydim. Ne bilirdim alternatif bir akım, ne de dinlerdim farklı bir müzik. Ömrümde hiç bu kadar kitap bile okumadım ben mesela. Herkesin geçtiği yollarda benim de ayak izlerim vardı. Şimdi bile bu söylediklerimin başka bir tasvirini yaşıyorum aslında. Düşünsene, gündüzleri devlet mesaisinde bir memur daha ne kadar bir başkası olabilir ki? Ne kadar çabalarsam çabalayayım benim olduğum yer belli. Sabitlerim, merkezim… Her şeyim ortada. Etrafındaki insanlara bir bak. İlk zamanlar etrafımdan ayrılmazlardı. Kimi dalga geçmek için, kimi farklı geldiğim için onlara. Şimdi kimse sallamıyor. Belki beni seviyorlardır ama benden çok şu ısmarladığım şarabı sevdikleri kesin. Böylesine saçma bir yalnızlık içindeyim ben Büşra. Selen beni ne kadar delirmek üzereyken kurtarsa da, yalnızlığımdan kurtaramadı. Aslında belki de bunun için bir işaret verdi bana. O işaret sensin. Bak Büşra; ben bu bilmediğim alem içinde bir başınayım hep. Ne zaman ki seni gördüm, sen güldün. İşte ben o zaman kendim için bir anlam buldum sanki. O anlam sensin. İşte bu yüzdendir ki ben senden çok hoşlanıyorum. Ve yine bu yüzdendir sana yalvarıyorum. Bir el at, beraber çıkalım birbirimizin yalnızlıklarından…”
Ardı ardına sıralı bunca cümlenin akabinde derin bir nefes aldı Furkan ve bir defada bitirdi şişede kalanı. Kendince şairane, dışarıdan bakan için ise acizlikti bu söyledikleri diye düşündü. Elindeki şişeyi tek savuruşta ancak birkaç karış uzağa atabildi. Gözlerini kısıp yüzüne dahi bakmayan Büşra’nın bir şeyler söylemesini bekledi. Ellerini üzerinde oturduğu deniz kumlarına gömdü. Heyecanı nefesinden anlaşılıyordu. Bu kadar acele etmenin meyvesi ne olacaktı bilmiyordu. Büşra’nın yere eğik ve bir türlü yukarı kalkmayan yüzü birçok olumsuz şeyin işareti gibiydi aslında. Suç işlemiş çocuklar gibi parmağıyla kumlar üzerinde anlamsız şekiller çiziyordu. “Bakmayacak mısın bana?” dedi Furkan umutsuzca. Cevap iki tarafa salladığı başıydı Büşra’nın. “Bir şey söylemeyecek misin peki?” dedi Furkan ilkinden daha umutsuz. Cevap yine aynıydı.
Ne düşündüğü, ne hissettiği belli değildi Büşra’nın. Saçları yüzünü kapattığı o mahcup anından beri hiçbir şey anlaşılmıyordu. Dalgalanan denizi izlemeye karar verdi Furkan. Uzun uzun baktı denize, yakamozu izledi. Alkolün etkisinden kafasını kaldıramadığını düşündü yakamoz sayesinde. Aklına en olumlu fikir olarak bu gelmişti o an. Hatta her an bu etki onu kusturabilirdi. Sessizlik sürdükçe içinde olumlu olan her şeyin Furkan’ı terk edişi hızlanıyordu. Kendini okkalı bir “hayır” cevabına hazırlamaya niyetlendi bu yüzden Furkan. İşin en sinir bozucu tarafı ise, o “hayır” cevabının da bir türlü gelmediği lanet sessizliğin giderek daha fazla baş ağrıtmasıydı.
Bir uğultu gibi geldi cevap. “Olmaz…”
Ne kadar hazırlasa da kendini o kısacık sürede Furkan, aldığı cevabın yüzünü düşürmemesi imkansızdı zaten. Bakmaya lüzum dahi görmeden Büşra’ya “Neden peki?” diye sordu.
“Ben seni hiç o gözle görmedim çünkü.” dedi Büşra. Kumlarla oynuyordu. “sen benim için bu kumsaldaki kumlar gibisin. Eğer seni sevgilim gibi görseydim bu kumların gün geçtikçe tükendiğine şahit olurdum. Hep öyle oldu hayatımda zaten. Ama sen öyle değilsin. Hep daha fazlasın. Eğer bozulursa bu denge hem sen hem de ben zarar görürüz. Üzülmeni istemem ama…”
Öyle bir anda göz göze geldiler ki, Büşra’nın söyleyeceği sözler boğazına düğümlendi bir anda. Gözlerinin birleştiği hizada sadece Furkan vardı cümlelere hakim. “Üzülmememi ne kadar istesen de imkansız bu. Bu konuşmadan sonra sende üzüleceksin belki de. Ama iki gün sonra ne olacak… Hayrı ise hayırdır. Söyleyecek bir şeyim yok. Artık yapacağımız son şey son bir sarılış ve sessizce uzaklaşış birbirimizden. Çünkü bundan sonrasını ben kaldırabileceğimi sanmıyorum.” dedi Furkan kendinden dahi beklemediği bir olgunlukla.
Kısa süre bakıştıktan sonra sarıldılar birbirlerine gözleri kapalı. Olmayacak şeydi bu Furkan’ın yaptığı. Saçma sapan bir acı deneyimi edinmekti aklındaki. Anladı ki, aslında Büşra’da ona karşı bir şeyler hissediyordu. Ancak neden ve nasıl çekiniyorsa uzak durmak istiyordu Furkan’dan. Heyecandan titreyen bedenini hissediyordu Büşra’nın. Yine de kurcalayıp üstüne gitmek istemiyordu. Gözlerini açıp anın ızdırabından kurtarmak için kendini tam karşısındaki Selen’e baktı. Yüzünde şaşkın bir ifade ile denizden tarafa dönmüş bir şeyler izliyor gibiydi. Anlamak için Selen baktığı yöne çevirdi gözlerini. Baktığı yerde Adil’in üzerine abanmış bir Nazan ve kaçacak yeri kalmamış, sadece çırpınan bir Adil vardı.
26 Ocak 2010 Salı
Var Olanın Adamsızlığı
Ağzı çürük elma gibi kokuyor. Durmadan, hiç durmadan bir şeyler anlatıyordu kadına, kadının gözlerinin ta içine bakarak. Kadınsa adamın ağzından çıkan her lafı diğerleriyle birleştirerek koca bir uğultu olarak işitiyor ve konuşan birinin dudaklarına bakan diğer insanlardan farklı olarak hem adamı dinlemiyor hem de dudaklarından çıkacak kelimeleri beklemiyordu.
Ağzı çürük elma gibi kokuyor ve kadın adamın gözlerine bakıyordu. Korkutucu büyüklükte gözleri vardı. Bazen, anlattığı şeylerin heyecan vericiliğinden olsa gerek daha da büyüyordu gözleri. Kadın adamın gözlerinde bir şeyler bulmaya çalışıyordu sanki. Hep böyle mi bakardı gözleri? Yoksa şimdi, şu anda hayatı boyunca hiç bakmadığı kadar güzel ya da çirkin mi bakıyordu?
Adamın gözbebeklerinde kendini gördü. Çiseleyen yağmurda saçları yavaş yavaş etkilenerek baya ıslanmış olmalıydı ki, adamın gözlerinde baktığı kendini hiç beğenmedi. Hemen o anda kalkıp gitmek istedi masadan. Onun için önemliydi adamın bakan gözlerinden kendisini güzel görmesi.
Doğruca oturdukları çay bahçesinin tuvaletine gitti. İlk yaptığı iş saçına çeki düzen vermek oldu. Sonra aynada uzun uzun kendine bakmak. Bu kez adamın gözlerine bakar gibi kendi gözlerine baktı. Adam için düşündüklerini kendi için düşündü. Peki ya o, daha önce de böyle mi, bu gözlerle mi bakmıştı dünyaya. Yok olamazdı. Hiç görmediği kadar güzeldi sanki bu kez gözleri. Korkutmuştu kadını gözlerinin güzelliği. Ya adamınkiler nasıldı? Bilemezdi ki. Daha önce hiç görmemişti ki adamı, gözleri hakkında yorum yapabilsin. Acı vericiydi bu durum, biraz da gizemli. O yüzden değil miydi ki zaten, adamın ağzı çürük elma gibi kokarken onun inatla, ağzında kocaman bir tebessümle belki anlattıklarının bir yerine denk gelir diye adamın gözlerinin ta içine içine bakması.
Kadın birden ne kadardır ayna karşısında kendini ve adamı düşündüğünü düşündü. Kafasından hızlıca neler düşündüğünü geçirdi ve ortalama olarak bu düşündüklerinin kaç dakika sürebileceğini hesap etti. Korkulacak kadar çok dakika olamazdı. Sakin olmalıydı. Aynaya, yüzüne, gözlerine son bir kez bakıp sakince tuvaletten çıktı.
Adam kadın tuvaletteyken çay bahçesinin yağmur düşmeyen bir yerine geçmişti. Kadının eşyalarını da özenle yeni masanın bir sandalyesine yerleştirmişti. Kibar bir adamdı bu adam aynı zamanda. Hoşuna gitmişti. Ona mı özeldi yoksa her çay içtiği kadına da böyle kibarlıklar yapar mıydı? Yüzü ekşidi birden, güzel bakan gözleri bu kez sinir ve hüzünle bakıyordu. Sinir ve hüzün karışık bakışlar ne acayip oluyordu.
Adam on dakika öncesinin aksine şiddetle susuyordu. Bu kez o bakıyordu kadının gözlerine, yiyecek gibi bakıyordu tabiri bu romantik ortam için fazla kaba olmalıydı. Kadının onun gözlerinde aradığı şeyi adam da sanki kadınınkilerde arıyordu. Öyle bir bakıştı bu.
Adam ortalarda dolaşan garsona havada salladığı eliyle birtakım hareketler yaparak sipariş vermiş olmalıydı ki iki dakika olmadan masaya iki çay gelmişti. Garson bardakları masaya özenle yerleştirirken adam dünyayı olmasa da kendisini kurtarmış bir adam edasıyla geriniyordu. Altı üstü masasındaki bir kadına çay ısmarlamıştı hâlbuki. Kadınsa adamın gözlerindeki o şeyi aramayı bırakmış bu kez adamın beden dilini kullanışına takmıştı. Çok sertti adamın bedenini kullanışı. Sinirlenince daha da fena olur diye düşündü kadın. Tartışmaya hiç gelmez böyle adamlar. Dur bakalım, daha fol yok yumurta yok; doğmamış çocuğa don biçiyorsun dedi kadın kendine düşünürken. Bir yandan da yüzü garip şekillere bulandığından olsa gerek, adam suskunluğunu bozup kadına:
“Ne düşünüyorsun?” diye sordu.
“Şey,… Geç oldu sanki kalksak mı artık?” dedi kadın.
“?...”
“Aaa şey, kusura bakma. Tabi benim için geç oldu demek istedim. Yapacak çok işim var daha. Kalksam iyi olur. Sen oturabilirsin tabi ki, benimle kalkmak zorunda değilsin…
“Tamam, sakin ol. Haklısın çok geç oldu. Zamanın nasıl geçtiğini fark etmedim ben de. Hesabı ödeyip geliyorum hemen. " dedi adam gülümseyerek.
Kadın hesap konusunda hiç ısrarcı olmadan tebessümle karşılık verdi adamın söylediklerine. Biraz önce ne demişti o? Zamanın nasıl geçtiğini fark etmedim ben de. Benimle ilgisi var mıydı? Kesin vardı. Ya da basit bir cümleydi işte. Üzerine bu kadar düşünmeye ne gerek vardı? Kendi kendisini hasta etmekten öteye gitmiyordu böyle davrandıkça. İyice yorulmuştu artık kendisiyle sürekli bir çatışma halinde olmaktan. Yıllara meydan okuyamamıştı ne yazık ki içindeki kendileri.
Adam, “Hazırlanmamışsın. Daha oturmaya gönlün var herhalde?” dedi. Kadın kendisine öyle dalmıştı ki, fark etmedi bile adamı.
Kadın apar topar eşyalarını sırtına geçirirken bir yandan da adam gülümseyerek kadını izliyordu. Kadınlar bir sinirliyken bir de telaşlıyken güzeldi ona göre. Telaş kadını kadın yapan en önemli unsurdu onca. Adam da fırsattan istifade anın keyfini çıkarıyor, kadını izledikçe onu daha da heyecanlandırıyor ve bu da adamı daha da keyiflendiriyordu. Neyse ki kadın sonunda bütün eşyalarını toparlamayı başarmıştı da bu kısır döngü çabuk sona ermişti.
Çay bahçesinden çıktılar ve yolun solundan yürümeye devam ettiler. İkisi de birbirinin nereye gideceğinden habersiz tek kelime etmeden sadece yürüyorlardı.
Kadın… Kadın nereye gittiğinden habersizdi. Adamın avuçlarındaydı onun dizginleri. Bu da zaaflarından biriydi işte kadının. Ne yapacaktı kendisiyle bilmiyordu hiç? Gençliğinde başına gelenlerden sonra hala hiçbir şey sormadan, sorgulamadan nasıl da cesaret edebiliyordu tekrar canının yanmasına. Canı kendi canı değildi artık onun. Başkasının olmuştu o çok zaman önce. O yüzden duyarsızlaşmıştı bu kadar belki. Adam ara sıra kadının düşünceli yüzüne bakıyor, kadın fark etmediği halde ona sıcak bir tebessümle karşılık veriyordu. Kadınsa yıllar önce canını nerede, kime teslim ettiğini düşünüyordu. Yerin, zamanın, kişinin ne anlamı vardı ki? Bugün, şimdi, şu anda, bu adamın yanında onu derin düşüncelere gark eden adam ve onun aşkı değil miydi bu? Ne önemi vardı tanıştıkları ilk gün üzerinde ne olduğunun? Ne önemi vardı saçının, kılının, yününün renginin? O biliyordu. Kadın her şeyi biliyordu ve bile bile gidiyordu arzu ettiği şeye. Kendisini hiçbir zaman mutlu etmeyeceğini bildiği ama yine de arzuladığı yere, arzuladığı adama.
Belli ki sahile doğru gidiyorlardı. Kadın adam sormadıkça hiçbir şey söylemiyordu. Adam da çok soru soruyor sayılmazdı. Adam ağzı hala çürük elma gibi kokarken yine bir şeyler anlatmaya başladı ve kadın yine dinlemiyordu onu, gözlerine de bakmıyordu bu kez. Daha doğrusu bakamıyordu.
Kimdi bu adam? Neden onunla bu saatte birlikte yürüyorlardı , nereye gidiyorlardı ve bu adam ne anlatıyordu? Kadını bu adama teslim eden şeyin içindeki iksir neydi?
Sorduğu hiçbir sorunun cevabını öğrenmek istemiyordu kadın. Dinlemek de istemiyordu hiçbir şey. Yorulmuştu yıllarca birilerini dinliyor olmaktan hatta çokça da konuşuyor olmaktan.
Yol bitmişti. Ayın ışıltısı adamın yüzünü, sonra da gözlerini aydınlatıyordu. Bir süre öylece birbirlerine baktılar. Kadının yüzünde şefkat vardı. Sıcacık, şefkat. Ve yine adamın gözlerine hapsetmişti gözlerini.
Kendini hapsettiği gözlerden kurtardığında, adamın sıcacık ellerini avuçlarına alıp seni seviyorum, affet dedi ve arkasını dönüp gitti.
Aradığını bulmuş olmanın sevinciyle ve gururuyla bir kez olsun arkasına bakmayı düşünmedi.
Ama adam koştu kadının ardından. Kolundan tutup çevirdi kendine, baktı kadının gözlerine. Kadın dayanamazdı ki adamın ona bakan gözlerine. Ama adam nerden bilsindi. İkisinin de birbirlerine bakmaya doyamadıkları gözlerinden birer damla yaş geldi. Kadın başını adamın göğsüne gömdü, adam kadını kolarının arasına aldı. İkisinin de o an tek bildiği, hiçbir zaman mutlu olmayacaklarıydı. Adam kadının kulaklarına fısıldadı:
Kim istemez mutlu olmayı
Ama mutsuzluğa da var mısın?
...
Ağzı çürük elma gibi kokuyor. Durmadan, hiç durmadan bir şeyler anlatıyordu kadına, kadının gözlerinin ta içine bakarak. Kadınsa adamın ağzından çıkan her lafı diğerleriyle birleştirerek koca bir uğultu olarak işitiyor ve konuşan birinin dudaklarına bakan diğer insanlardan farklı olarak hem adamı dinlemiyor hem de dudaklarından çıkacak kelimeleri beklemiyordu.
Özür dilerim.
Özür diler.
Özür dil..
Özür di
Özür
Özür
Öz.
25 Ocak 2010 Pazartesi
Bir Şey Var Aramızda
beni sana iten,
seni benden götüren...
bir şey var aramızda
güneşin kör ettiği kadar mavi,
gecenin yut dediği kadar siyah...
bir şey var aramızda
ve sen bilemezsin
sakladığın tüm geçreklerini itiraf etsen bile...
bir şeydi bu aramızda
okyanus dibine göçmüş deniz kabuklarının hikayesi gibi...
Not: Şiire ilham cümle için Merve'ye teşekkürler...