28 Şubat 2010 Pazar

Neslinin Bir ve Her Günü

İnsanların yıllar içerisinde değişmesine çokça tanıklık etmişti ama kendindeki kısa sürede meydana gelen değişimi fark edememişti belli ki. Arkadaşlarıyla oturup dedikodu ve alışveriş yapıp ağırlıkla gençlerin izlediği dizileri, klipleri izlemesi gerekirken; birden bire, açılan her mevzuda ya bir arkadaşının, ya bir akrabasının ya kendisinin, ya nişanlısının, ya nişanlısının ailesinden birinin ya da hiç olmazsa bir ünlünün de başından geçtiğini anlatmadan duramayan insanlardan olmuştu. Her şeyde olduğu gibi bu değişimi de ivedilikle olmuştu ne yazık ki. Kimse onun hızına yetişemiyordu. Hayatta hep iyi bir şeyler yaptığını sanan bu kadın kendi hayatını mahvettiği gibi etrafındaki bir çok insanın da hayatını mahvettiğinden habersizdi. Her şeyden haberi olduğunu sanan bu kadın yüzlerce insanın hayatını yavaş yavaş mahvettiğinden habersiz olamazdı ama son aylarda öyle hızlı değişmişti ki yine hiçbir şeyin farkında değildi.

Akşamları iş çıkışı çok da lüks olmayan mekanlarda nişanlısıyla belki bir yemek yiyor, belki birer kahve içiyorlardı. Ama içki asla. İçki kötülüklerin anasıydı. Ne demekti öyle nişanlısıyla-yüzük takıldıktan sonra elini tuttuğun adamın sıfatı da değişiyordu- gece vakti (geceden kastı akşam saat sekiz belki) bir yerlerde içki içmek tövbe bismillah ağzına sürmezdi. Ki adı üzerinde, bu meret ağızdan başka bir yere de sürülmezdi. Herhangi bir arkadaşının yapağacağı böyle bir espriye muhtemelen gözlerini belertip cik cik diye karşılık verecekti. Her ne kadar böyle bir insan olsa da teknolojiden bihaber değildi. Twitlemek nedir biliyordu. Onun için bulduğu uygun fırsatlarda twitlemekten asla çekinmiyordu.

Eski sevgilisi yeni nişalısıyla çok geç olmadan (akşam on gibi mesela) yemek yediği; kahvesini, çayını içtiği mekandan ayrılıp yeni aldığı arabasıyla muhtemelen yalnız yaşadığı evine gidecekti. Komşuları onu bu saatte nişanlısıyla sarmaş dolaş görmemeli, nişanlısı da bir fincan kahvesini içmek için sevdiceğinin evine gitmemeliydi. O anda tek istediği konu komşunun diline düşmeyecek bir şekilde, nişanlısına uzaktan iyi akşamlar dileyip doğruca bekarlığın son günlerini yaşadığını düşündüğü o eve gitmekti. Nitekim öyle de oldu. O saatte hiç kimsenin altıncı, sekizinci, onuncu kattan pencereyi açıp da onun tipsiz nişanlısına bakacak halleri yoktu. Birçoğunu tanımıyordu; hatta alt kat ve kapı komşusu dışında tanıdığı kimse yoktu bu on katlı koca apartmanda. Onunki taze nişanlılığın vermiş olduğu taze ve gereksiz heyecandı işte. Nişanlısı ne hayaller kurarak bırakmıştı belki de kendisini eve. Şimdi onun arabasıyla gittiği iki sokak ötedeki evinde olmak yerine nişanlısının yanında olmak için neler vermezdi? Muhtemelen hiçbir şey vermezdi bunun için. Nasıl olsa altı ay sonra fazla fazla alacağı bir şey için riske girmenin alemi yoktu. Onlar artık nişanlanmış bir çift oldukları için ne gözleri harama bakar ne de elleri harama uzanırdı. Onlar harama uzaktan iyi akşamlar, altı ay sonra görüşürüz diyebiliyorlardı ancak. İki yıl süren sevgililik dönemlerinde nerde akşam orda sabahlı günlerini çoktan unutmuşa benziyorlardı.

Kadın yalnız yaşadığı evine gitmiş, cep telefonunun ışığıyla holdeki lambayı yakmış doğruca hem çalışma hem de yatak odası olarak kullandığı odasına girmişti. Bu oda aslında onun yatak odasından çok çalışma odasıydı.

Eşyalarını çalışma masasının yanına bırakıp üzerine hemen rahat bir şeyler buldu ve giydi. Bulması o kadar zor olmadı zira yatağın üzerinde sabah çıkarıp üzerine attığı gri üzerine pembe puantiyeleri olan son yılların en revaçta pijamaları vardı. Bu grili pembeli, kimisi kalpli, kimisi çizgifilm kahramanlı istisnasız 12-35 yaşları arasındaki her kadının çekmecesinde olan bu pijamalara sahip olmak ona müthiş bir farklılık duygusu hissettiriyordu. Aslında bu pijamalara sahip olan her kadında vardı bu ve buna benzer gereksiz duygular ve böbürlenmeler. Çünkü hepsi bu pijamaların yalnızca kendilerinde olduğunu sanıyordu. Tezgahtar muhtemelen bu pijamaların yanında bir de farklılık, biriciklik, tek sendecilik gibi duygular veriyordu promosyon olarak. Yoksa griyle pembenin uyumunu yakalamış birbirinden habersiz bunca kadın, aynı duygulara nasıl sahip olabilirdi ki? Yeni aldığı arabasından ve iki yıllık sevgilisi, bir aylık nişanlısından gözlerini açıp birazcık etrafına baksa çalıştığı dershanenin bulunduğu caddede her pazar beş liraya bu ve türevi pijamaların kapış kapış satıldığını görecekti.

Hızlıca soyundu ve hızlıca giyindi sabah yatağın üzerine fırlattığı pijamalarını. Toplu olan saçlarını hiç yakışmayan ojeli elleriyle geriye doğru itti. Saçlarının önüne gelmesinden rahatsız olmalıydı ki artık bu onda bir tik haline gelmeye başlamıştı birçok refleksif hareketleri gibi. Öğrencileri daha ikinci dersten anlamışlardı onun garip hareketlerini. Kendine has birtakım hareketleri ve konuşması vardı. Taklit edilmesi de kolay değildi öyle. Konuşmasında ve hareketlerinde hafiften bir erkeksilik/kabadayılık seziliyordu. İnsanı kararsız bırakan tiplerdendi.

Bilgisayarını açtı ve masaüstünün gelmesini bekleyene kadar kendisine hiç mi yakışmadığı zaten çoktan akmış olan makyajını, asıl amacı bebeklerin poposunu silmek olan bir ıslak mendili alarak gözlerini fal taşı, ağzını da yamuk bir o/ u harfi gibi aynı anda açarak önce gözlerini daha sonra da aynı ıslak ve kirli mendille tüm yüzünü sildi ve yer yer kara yer yer ten rengi olmuş mendili konsolunun önüne öylece bırakıverdi. O sırada masaüstü çoktan gelmişti. Hemen internete bağlandı. Onun bağlan tuşuna basması hemendi; ama internetin bağlanması pek hemen gibi olmadı. O, internet hemen bağlansın diye beklerken o sırada msn'de çevrimdışı konuşacağı meslektaşlarına soracağı ve meslektaşlarının da ona soracağı fakat onun öldürseler söylemeyeceği soruları düşünüyordu hızlı hızlı. Ya o her şeyi çok hızlı yapıyor ya da dünya çok yavaş hareket ediyordu ona göre. İnternet bağlanır bağlanmaz kullanıcı adı ve şifresinin kayıtlı olduğu, kişi kartında ise nişanlısı ile nişan töreninde çektirdikleri fotoğraf olan msn'sini açtı ve çevrimdışı konuşacağı arkadaşlarının çevrim içi olup olmadığına baktı. Meşgul görünüyorlardı. Bir tanesiyle slm, mlm derken konuşmaya başladılar ve rakip dershanelerin yine rakip iki meslektaşı birbirlerinden hem bir şeyler koparmaya hem de birbirlerinden bir şeyler koparmamaya uğraşmakla iki saat geçirdiler. Sohbet sonunda ikisi de aldıklarından memnun, verdiklerindense hiç memnun değildiler.

Kadın işini bitirdiği bilgisayarını kapattı ve derhal öğrencilerine aylar öncesinden uygulayacağına söz verdiği tarama için kollarını sıvadı. Evin içinde ne kadar soru bankası, yaprak test, konu anlatımlı kitap, fotokopi varsa salondaki mütevazi yemek masasının üzerine yığdı ve koşa koşa odasındaki çalışma masasının üçüncü çekmecesinden yapıştırıcısını (o buna prit diyordu, markası prit olmasa dahi), makasını, lazım olmayacağını bile bile falçatasını ve temiz A4 kağıtlarını aldı ve onları da kitap yığınlarının arasına bırakıp doğruca kaynadığını "tık" sesiyle haber veren su ısıtısının yanına, mutfağa koştu. Suyu ısınması için ısıtıcıya koyarken hazırlamış olduğu üçü bir aradalı kahve kupasına sıcak suyunu doldurdu ve salondaki mütevazi masasına geçti.

Bir yandan sıcak kahvesini üfleyip ufak yudumlar alırken bir yandan da kitap yığının en üstündeki kitabı almış bir arpa boyu adlı konuyu arıyordu. Zira kendisi dört ay boyunca ancak bir arpa boyu yol kat edebilmişti. Bulduğu bir arpa boyu konusuyla ilgili ilginç, zorlayıcı, geçerliliği ve güvenirliği yüksek olmasını beklediği soruları seçip kesiyor, bir yandan da boş A4 kağıtlarına yapıştırıyordu. İki saat süren çalışmasının ardından bugün de çok iş, az laf yaptığını düşünerek kes yapıştır olarak hazırladığı taramasını da bitirmiş olmanın mutluluk ve rahatlığıyla doğruca yatağa attı kendini. Yatmadan önce hızlıca tuvalete gidip yine hızlıca hacetini görmeyi, sonra banyoya gidip hızlıca dişlerini fırçalamayı ve tabi ki hırsızlara ve kötü adamlara karşı dış kapısını kilitlemeyi unutmadı.


23 Şubat 2010 Salı

Soytarının Sorunu

Aklımın soytarısı...
Hala komik değilken şakaların
Sen inadına güldürmek ister gibisin.
Bir burnun kaldı seni bana eş tutan.
Geriye kalanın zaten boya...
Aklımın soytarısı...
Sen benim asla hüzünlenmediğimken
Nereden çıktı bu seyirsiz ızdıraplar söyle bana!
Ya da yok...
Git bir yüzünü yıka ve dön bak aynaya.
sorun sensin çünkü!
Sen ve senin olamadığın her şey...

12 Şubat 2010 Cuma

Atari

10 yaşındayım. Dersleri fena olmayan bir ilkokul öğrencisiyim. Sabahçıyım. Hiç sevmiyor olsam da sabahları erken kalkmayı, mecburen sabahları saat 6'da ayakta oluyorum. Aslında öğleden sonra tamamen boş olduğu için fena da olmuyor aslında. Günde 7 saat ders görüyorum ve 12.30 gibi evde oluyorum.

Evde yapacak çok fazla işim olmuyor. Tâkdir edersiniz ki ilkokul ödevleri kısa sürede bitiriliyor. Meselâ ben, öğretmenin haftasonu yapmam için verdiği ödevleri cuma akşamından bitirip Cumartesi-Pazar sokaklarda arkadaşlarımla eğleniyorum.

Aslında çok fazla da arkadaşım yok. Mahallemdeki çocukların birçoğunu sevmiyorum. İki kardeşle aram iyi sadece: Hikmet ile Mehmet. Onlar olduğu zaman beraber evlerinin önündeki bahçede top oynuyoruz. Genelde de kavga ederek ayrılıyoruz. Eve gidince kim niye kavga ettiğini hatırlamıyor ve ben ertesi gün kahvaltıdan sonra kendimi yine onların kapısını çalarken buluyorum.

Pek çok zaman da televizyon başında çocuk programları ve çizgi filmler izlediğim oluyor. Kimi zaman çok eğlenirken kimi zaman da çok sıkılıyorum ama arkadaşlarım sokakta poşet ile kar üstünde kayarken Susam Sokağı izlemek, bana daha cazip geliyor.

Bunun dışında bir eğlencemiz de atariler. Benim atarim yok. Mustafa adındaki bir başka arkadaşımın var. Aslında Hikmet ve Mehmet kadar iyiydik onunla da fakat o atariyi aldıktan sonra değişti. Evden çıkmaz ve akşama kadar onnunla vakit geçirir oldu. Bu nedenle de artık sevmiyorum Mustafa'yı. Beni de oynatsa severdim ama.

Bazen Hikmet ve Mehmet'in evine değil de Mustafa'nın evine gidiyorum dışarıya onu çağırmak için: gelmiyor. Yatak odasının camı kolay uaşılabilir bir yerde olduğu için demir parmaklıklarla kapatılmış ve benimle oradan konuşuyor. Ne yaptığını sorunca "Atari oynuyorum." diyor. Aslında buradan bu görülüyor ama yine de beni de davet etsin diye bu soruyu soruyorum: davet etmiyor. "Ama istersen buradan izleyebilirsin" diyor. Ben de ayakta onun oynadığı oyunları dışarıdan izliyorum: demir parmaklıkların öbür tarafından.*

İnsanın bir zamanlar iyi bir arkadaş olduğu insandan bu şekilde bir davranış görmesi beni üzüyordu. Ama ben oradan ayrılmayı hiç istemiyordum çünkü o anda yaşadığım eğlence üzüntüme baskın çıkıyordu. Bir de gurur var ama onu anlamlandırabilecek bir yaşta değilim.

Daha sonra -biraz geç kalmış olsam da- sünnet oluyorum. Düğünümde takılan paralarla bir atari de ben alıyorum. İki farklı eğlencemin yanına bir de bu atari ekleniyor. Ben de uzunca bir süre kendi başıma evde atari oynuyorum.

Sonra büyüyorum. Hikmet ve Mehmet'in kardeşi de büyüyor. Atarilerin yerini Play Station'lar alıyor ama bir tavır hiç değişmiyor: Eğlencenin dışındaki çocukların demir parmaklıkların ardından kendi başlarına bu eğlenceye katılması.

*Bu satırları yazmak bana şu karikatürü anımsattı:

2 Şubat 2010 Salı

31 Ocak 2010 Pazar

İstenilen Düzey

Bölüm 10: Kontrolü Kaybetmek -1-

Er ya da geç insanın zihninde büyüttüğü her olay bir şekilde ve eksik dahi olsa karşısına çıkacaktır. Kişinin bilincinde canlılık verdiği her hayal çok istediği takdirde vücuda bürünür. Söz gelimi kişi o güne kadar hiç tatmadığı bir yiyeceğin hayalini kurar. Yaşadığı coğrafya da o yiyeceği tatması imkansızdır. Ancak sürekli dillendirilmeden, içten içe istediği o yiyecek ismi hayat enerjisi midir yoksa dünyaya beyin gücü ile mesaj göndermek midir bilinmez, hiç ummadığı bir anda tabağına düşebilir. Önemli olan sessizce ve sabırla o isteği beyinde tekrarlamaktır. Atlanmaması gereken tek unsur ise kontrolü kaybetmemektir. Yoksa o yiyecek her ne ise zehir olur.

“Ben yedi ayda çok değiştim. Eskiden bu yaşadıklarım bana çok uzaktı. Ben şimdi diğerleri dediklerim gibiydim. Ne bilirdim alternatif bir akım, ne de dinlerdim farklı bir müzik. Ömrümde hiç bu kadar kitap bile okumadım ben mesela. Herkesin geçtiği yollarda benim de ayak izlerim vardı. Şimdi bile bu söylediklerimin başka bir tasvirini yaşıyorum aslında. Düşünsene, gündüzleri devlet mesaisinde bir memur daha ne kadar bir başkası olabilir ki? Ne kadar çabalarsam çabalayayım benim olduğum yer belli. Sabitlerim, merkezim… Her şeyim ortada. Etrafındaki insanlara bir bak. İlk zamanlar etrafımdan ayrılmazlardı. Kimi dalga geçmek için, kimi farklı geldiğim için onlara. Şimdi kimse sallamıyor. Belki beni seviyorlardır ama benden çok şu ısmarladığım şarabı sevdikleri kesin. Böylesine saçma bir yalnızlık içindeyim ben Büşra. Selen beni ne kadar delirmek üzereyken kurtarsa da, yalnızlığımdan kurtaramadı. Aslında belki de bunun için bir işaret verdi bana. O işaret sensin. Bak Büşra; ben bu bilmediğim alem içinde bir başınayım hep. Ne zaman ki seni gördüm, sen güldün. İşte ben o zaman kendim için bir anlam buldum sanki. O anlam sensin. İşte bu yüzdendir ki ben senden çok hoşlanıyorum. Ve yine bu yüzdendir sana yalvarıyorum. Bir el at, beraber çıkalım birbirimizin yalnızlıklarından…”

Ardı ardına sıralı bunca cümlenin akabinde derin bir nefes aldı Furkan ve bir defada bitirdi şişede kalanı. Kendince şairane, dışarıdan bakan için ise acizlikti bu söyledikleri diye düşündü. Elindeki şişeyi tek savuruşta ancak birkaç karış uzağa atabildi. Gözlerini kısıp yüzüne dahi bakmayan Büşra’nın bir şeyler söylemesini bekledi. Ellerini üzerinde oturduğu deniz kumlarına gömdü. Heyecanı nefesinden anlaşılıyordu. Bu kadar acele etmenin meyvesi ne olacaktı bilmiyordu. Büşra’nın yere eğik ve bir türlü yukarı kalkmayan yüzü birçok olumsuz şeyin işareti gibiydi aslında. Suç işlemiş çocuklar gibi parmağıyla kumlar üzerinde anlamsız şekiller çiziyordu. “Bakmayacak mısın bana?” dedi Furkan umutsuzca. Cevap iki tarafa salladığı başıydı Büşra’nın. “Bir şey söylemeyecek misin peki?” dedi Furkan ilkinden daha umutsuz. Cevap yine aynıydı.

Ne düşündüğü, ne hissettiği belli değildi Büşra’nın. Saçları yüzünü kapattığı o mahcup anından beri hiçbir şey anlaşılmıyordu. Dalgalanan denizi izlemeye karar verdi Furkan. Uzun uzun baktı denize, yakamozu izledi. Alkolün etkisinden kafasını kaldıramadığını düşündü yakamoz sayesinde. Aklına en olumlu fikir olarak bu gelmişti o an. Hatta her an bu etki onu kusturabilirdi. Sessizlik sürdükçe içinde olumlu olan her şeyin Furkan’ı terk edişi hızlanıyordu. Kendini okkalı bir “hayır” cevabına hazırlamaya niyetlendi bu yüzden Furkan. İşin en sinir bozucu tarafı ise, o “hayır” cevabının da bir türlü gelmediği lanet sessizliğin giderek daha fazla baş ağrıtmasıydı.

Bir uğultu gibi geldi cevap. “Olmaz…”

Ne kadar hazırlasa da kendini o kısacık sürede Furkan, aldığı cevabın yüzünü düşürmemesi imkansızdı zaten. Bakmaya lüzum dahi görmeden Büşra’ya “Neden peki?” diye sordu.

“Ben seni hiç o gözle görmedim çünkü.” dedi Büşra. Kumlarla oynuyordu. “sen benim için bu kumsaldaki kumlar gibisin. Eğer seni sevgilim gibi görseydim bu kumların gün geçtikçe tükendiğine şahit olurdum. Hep öyle oldu hayatımda zaten. Ama sen öyle değilsin. Hep daha fazlasın. Eğer bozulursa bu denge hem sen hem de ben zarar görürüz. Üzülmeni istemem ama…”

Öyle bir anda göz göze geldiler ki, Büşra’nın söyleyeceği sözler boğazına düğümlendi bir anda. Gözlerinin birleştiği hizada sadece Furkan vardı cümlelere hakim. “Üzülmememi ne kadar istesen de imkansız bu. Bu konuşmadan sonra sende üzüleceksin belki de. Ama iki gün sonra ne olacak… Hayrı ise hayırdır. Söyleyecek bir şeyim yok. Artık yapacağımız son şey son bir sarılış ve sessizce uzaklaşış birbirimizden. Çünkü bundan sonrasını ben kaldırabileceğimi sanmıyorum.” dedi Furkan kendinden dahi beklemediği bir olgunlukla.

Kısa süre bakıştıktan sonra sarıldılar birbirlerine gözleri kapalı. Olmayacak şeydi bu Furkan’ın yaptığı. Saçma sapan bir acı deneyimi edinmekti aklındaki. Anladı ki, aslında Büşra’da ona karşı bir şeyler hissediyordu. Ancak neden ve nasıl çekiniyorsa uzak durmak istiyordu Furkan’dan. Heyecandan titreyen bedenini hissediyordu Büşra’nın. Yine de kurcalayıp üstüne gitmek istemiyordu. Gözlerini açıp anın ızdırabından kurtarmak için kendini tam karşısındaki Selen’e baktı. Yüzünde şaşkın bir ifade ile denizden tarafa dönmüş bir şeyler izliyor gibiydi. Anlamak için Selen baktığı yöne çevirdi gözlerini. Baktığı yerde Adil’in üzerine abanmış bir Nazan ve kaçacak yeri kalmamış, sadece çırpınan bir Adil vardı.

26 Ocak 2010 Salı

Var Olanın Adamsızlığı

Ağzı çürük elma gibi kokuyor. Durmadan, hiç durmadan bir şeyler anlatıyordu kadına, kadının gözlerinin ta içine bakarak. Kadınsa adamın ağzından çıkan her lafı diğerleriyle birleştirerek koca bir uğultu olarak işitiyor ve konuşan birinin dudaklarına bakan diğer insanlardan farklı olarak hem adamı dinlemiyor hem de dudaklarından çıkacak kelimeleri beklemiyordu.


Ağzı çürük elma gibi kokuyor ve kadın adamın gözlerine bakıyordu. Korkutucu büyüklükte gözleri vardı. Bazen, anlattığı şeylerin heyecan vericiliğinden olsa gerek daha da büyüyordu gözleri. Kadın adamın gözlerinde bir şeyler bulmaya çalışıyordu sanki. Hep böyle mi bakardı gözleri? Yoksa şimdi, şu anda hayatı boyunca hiç bakmadığı kadar güzel ya da çirkin mi bakıyordu?


Adamın gözbebeklerinde kendini gördü. Çiseleyen yağmurda saçları yavaş yavaş etkilenerek baya ıslanmış olmalıydı ki, adamın gözlerinde baktığı kendini hiç beğenmedi. Hemen o anda kalkıp gitmek istedi masadan. Onun için önemliydi adamın bakan gözlerinden kendisini güzel görmesi.


Doğruca oturdukları çay bahçesinin tuvaletine gitti. İlk yaptığı iş saçına çeki düzen vermek oldu. Sonra aynada uzun uzun kendine bakmak. Bu kez adamın gözlerine bakar gibi kendi gözlerine baktı. Adam için düşündüklerini kendi için düşündü. Peki ya o, daha önce de böyle mi, bu gözlerle mi bakmıştı dünyaya. Yok olamazdı. Hiç görmediği kadar güzeldi sanki bu kez gözleri. Korkutmuştu kadını gözlerinin güzelliği. Ya adamınkiler nasıldı? Bilemezdi ki. Daha önce hiç görmemişti ki adamı, gözleri hakkında yorum yapabilsin. Acı vericiydi bu durum, biraz da gizemli. O yüzden değil miydi ki zaten, adamın ağzı çürük elma gibi kokarken onun inatla, ağzında kocaman bir tebessümle belki anlattıklarının bir yerine denk gelir diye adamın gözlerinin ta içine içine bakması.


Kadın birden ne kadardır ayna karşısında kendini ve adamı düşündüğünü düşündü. Kafasından hızlıca neler düşündüğünü geçirdi ve ortalama olarak bu düşündüklerinin kaç dakika sürebileceğini hesap etti. Korkulacak kadar çok dakika olamazdı. Sakin olmalıydı. Aynaya, yüzüne, gözlerine son bir kez bakıp sakince tuvaletten çıktı.


Adam kadın tuvaletteyken çay bahçesinin yağmur düşmeyen bir yerine geçmişti. Kadının eşyalarını da özenle yeni masanın bir sandalyesine yerleştirmişti. Kibar bir adamdı bu adam aynı zamanda. Hoşuna gitmişti. Ona mı özeldi yoksa her çay içtiği kadına da böyle kibarlıklar yapar mıydı? Yüzü ekşidi birden, güzel bakan gözleri bu kez sinir ve hüzünle bakıyordu. Sinir ve hüzün karışık bakışlar ne acayip oluyordu.


Adam on dakika öncesinin aksine şiddetle susuyordu. Bu kez o bakıyordu kadının gözlerine, yiyecek gibi bakıyordu tabiri bu romantik ortam için fazla kaba olmalıydı. Kadının onun gözlerinde aradığı şeyi adam da sanki kadınınkilerde arıyordu. Öyle bir bakıştı bu.


Adam ortalarda dolaşan garsona havada salladığı eliyle birtakım hareketler yaparak sipariş vermiş olmalıydı ki iki dakika olmadan masaya iki çay gelmişti. Garson bardakları masaya özenle yerleştirirken adam dünyayı olmasa da kendisini kurtarmış bir adam edasıyla geriniyordu. Altı üstü masasındaki bir kadına çay ısmarlamıştı hâlbuki. Kadınsa adamın gözlerindeki o şeyi aramayı bırakmış bu kez adamın beden dilini kullanışına takmıştı. Çok sertti adamın bedenini kullanışı. Sinirlenince daha da fena olur diye düşündü kadın. Tartışmaya hiç gelmez böyle adamlar. Dur bakalım, daha fol yok yumurta yok; doğmamış çocuğa don biçiyorsun dedi kadın kendine düşünürken. Bir yandan da yüzü garip şekillere bulandığından olsa gerek, adam suskunluğunu bozup kadına:

“Ne düşünüyorsun?” diye sordu.

“Şey,… Geç oldu sanki kalksak mı artık?” dedi kadın.

“?...”

“Aaa şey, kusura bakma. Tabi benim için geç oldu demek istedim. Yapacak çok işim var daha. Kalksam iyi olur. Sen oturabilirsin tabi ki, benimle kalkmak zorunda değilsin…

“Tamam, sakin ol. Haklısın çok geç oldu. Zamanın nasıl geçtiğini fark etmedim ben de. Hesabı ödeyip geliyorum hemen. " dedi adam gülümseyerek.


Kadın hesap konusunda hiç ısrarcı olmadan tebessümle karşılık verdi adamın söylediklerine. Biraz önce ne demişti o? Zamanın nasıl geçtiğini fark etmedim ben de. Benimle ilgisi var mıydı? Kesin vardı. Ya da basit bir cümleydi işte. Üzerine bu kadar düşünmeye ne gerek vardı? Kendi kendisini hasta etmekten öteye gitmiyordu böyle davrandıkça. İyice yorulmuştu artık kendisiyle sürekli bir çatışma halinde olmaktan. Yıllara meydan okuyamamıştı ne yazık ki içindeki kendileri.


Adam, “Hazırlanmamışsın. Daha oturmaya gönlün var herhalde?” dedi. Kadın kendisine öyle dalmıştı ki, fark etmedi bile adamı.


Kadın apar topar eşyalarını sırtına geçirirken bir yandan da adam gülümseyerek kadını izliyordu. Kadınlar bir sinirliyken bir de telaşlıyken güzeldi ona göre. Telaş kadını kadın yapan en önemli unsurdu onca. Adam da fırsattan istifade anın keyfini çıkarıyor, kadını izledikçe onu daha da heyecanlandırıyor ve bu da adamı daha da keyiflendiriyordu. Neyse ki kadın sonunda bütün eşyalarını toparlamayı başarmıştı da bu kısır döngü çabuk sona ermişti.


Çay bahçesinden çıktılar ve yolun solundan yürümeye devam ettiler. İkisi de birbirinin nereye gideceğinden habersiz tek kelime etmeden sadece yürüyorlardı.


Kadın… Kadın nereye gittiğinden habersizdi. Adamın avuçlarındaydı onun dizginleri. Bu da zaaflarından biriydi işte kadının. Ne yapacaktı kendisiyle bilmiyordu hiç? Gençliğinde başına gelenlerden sonra hala hiçbir şey sormadan, sorgulamadan nasıl da cesaret edebiliyordu tekrar canının yanmasına. Canı kendi canı değildi artık onun. Başkasının olmuştu o çok zaman önce. O yüzden duyarsızlaşmıştı bu kadar belki. Adam ara sıra kadının düşünceli yüzüne bakıyor, kadın fark etmediği halde ona sıcak bir tebessümle karşılık veriyordu. Kadınsa yıllar önce canını nerede, kime teslim ettiğini düşünüyordu. Yerin, zamanın, kişinin ne anlamı vardı ki? Bugün, şimdi, şu anda, bu adamın yanında onu derin düşüncelere gark eden adam ve onun aşkı değil miydi bu? Ne önemi vardı tanıştıkları ilk gün üzerinde ne olduğunun? Ne önemi vardı saçının, kılının, yününün renginin? O biliyordu. Kadın her şeyi biliyordu ve bile bile gidiyordu arzu ettiği şeye. Kendisini hiçbir zaman mutlu etmeyeceğini bildiği ama yine de arzuladığı yere, arzuladığı adama.


Belli ki sahile doğru gidiyorlardı. Kadın adam sormadıkça hiçbir şey söylemiyordu. Adam da çok soru soruyor sayılmazdı. Adam ağzı hala çürük elma gibi kokarken yine bir şeyler anlatmaya başladı ve kadın yine dinlemiyordu onu, gözlerine de bakmıyordu bu kez. Daha doğrusu bakamıyordu.


Kimdi bu adam? Neden onunla bu saatte birlikte yürüyorlardı , nereye gidiyorlardı ve bu adam ne anlatıyordu? Kadını bu adama teslim eden şeyin içindeki iksir neydi?


Sorduğu hiçbir sorunun cevabını öğrenmek istemiyordu kadın. Dinlemek de istemiyordu hiçbir şey. Yorulmuştu yıllarca birilerini dinliyor olmaktan hatta çokça da konuşuyor olmaktan.


Yol bitmişti. Ayın ışıltısı adamın yüzünü, sonra da gözlerini aydınlatıyordu. Bir süre öylece birbirlerine baktılar. Kadının yüzünde şefkat vardı. Sıcacık, şefkat. Ve yine adamın gözlerine hapsetmişti gözlerini.


Kendini hapsettiği gözlerden kurtardığında, adamın sıcacık ellerini avuçlarına alıp seni seviyorum, affet dedi ve arkasını dönüp gitti.


Aradığını bulmuş olmanın sevinciyle ve gururuyla bir kez olsun arkasına bakmayı düşünmedi.


Ama adam koştu kadının ardından. Kolundan tutup çevirdi kendine, baktı kadının gözlerine. Kadın dayanamazdı ki adamın ona bakan gözlerine. Ama adam nerden bilsindi. İkisinin de birbirlerine bakmaya doyamadıkları gözlerinden birer damla yaş geldi. Kadın başını adamın göğsüne gömdü, adam kadını kolarının arasına aldı. İkisinin de o an tek bildiği, hiçbir zaman mutlu olmayacaklarıydı. Adam kadının kulaklarına fısıldadı:


Kim istemez mutlu olmayı


Ama mutsuzluğa da var mısın?


...


Ağzı çürük elma gibi kokuyor. Durmadan, hiç durmadan bir şeyler anlatıyordu kadına, kadının gözlerinin ta içine bakarak. Kadınsa adamın ağzından çıkan her lafı diğerleriyle birleştirerek koca bir uğultu olarak işitiyor ve konuşan birinin dudaklarına bakan diğer insanlardan farklı olarak hem adamı dinlemiyor hem de dudaklarından çıkacak kelimeleri beklemiyordu.


Özür dilerim.


Özür diler.


Özür dil..


Özür di


Özür


Özür


Öz.

25 Ocak 2010 Pazartesi

Bir Şey Var Aramızda

bir şey var aramızda...
beni sana iten,
seni benden götüren...
bir şey var aramızda
güneşin kör ettiği kadar mavi,
gecenin yut dediği kadar siyah...
bir şey var aramızda
ve sen bilemezsin
sakladığın tüm geçreklerini itiraf etsen bile...
bir şeydi bu aramızda
okyanus dibine göçmüş deniz kabuklarının hikayesi gibi...


Not: Şiire ilham cümle için Merve'ye teşekkürler...