14 Aralık 2011 Çarşamba

Mezopotamya

Mezopotamya!
Bir güneş yanığı
Bir güneş yanığı daha
Biri sulu
Diğeri kuru
Kupkuru
Pekiştirmeli
Buradaki her şeyi
Her adımı
Her aşı
Her aşkı!
Erken doğan güneşler
Küfrettirmez adamı
Dil dile değdikçe
Dillenir her güzel şarkı
Şark-ı ki!
Hoştur
Şark-ı ki
Huzursuz görünen
Huzursuzlaştırılan
Huzur-u mekandır
Sarıdır
Sapsarı
Sarı ise.
.
.
.
İyidir.

Kantin

Saçlarımızı ve tüm bedenimizi savuran rüzgarı üzerinde “Kantin” yazan o yer kesiyordu ancak. Bir hışımla sarıldığımız Kantin kapısından içeriye girerken kimi yatağında bekleyen sevgilisini, kimi kafasını karıştıran birden fazla adamı ya da kadını, kimi bu ayı nasıl denkleştireceğini, kimi bu ay ailesine ne kadar para göndereceğini, kimi birinci dereceden herhangi bir akrabasının düğününü, kimi kardeşine söz verdiği bilgisayarı almayı, kimi ise yanındaki kaşık kadar yüzlü kadını düşünüyordu. Adımımızı attığımız anda biraz önceki rüzgardan eser kalmıyor, kantin kapısının sol üst köşesine monte edilmiş elektrikli sobanın sıcağıyla bir anda olsa herkes, kapıdan girerken kafasını kurcalayan tüm güzel şeylerden ve tüm dertlerden soyunuyordu. Karşıda kantinin küçüklüğüne yaraşır küçük bir çay tezgahı bulunuyor. Tezgahın müşterilerin gördüğü tarafı; bordo, kareli, eski bir o kadar da kirli bir bez parçasıyla kamufle edilmiş şekilde bizleri karşılıyor. Tezgahın arkasındaki insanlar… Çocuk! İki haftadır kafası sarılı çocuk iki haftadır her tenefüs arasında öğretmenlere pet bardaklarda çay taşıyor. Çay alacağım her tenefüs çayın kaç lira olduğunu bilmeme rağmen çocuğa çay ne kadardı diye soruyorum. Her defasında elli kuruş hocam diyor. Cüzdanımı karıştırıyorum. Bir ellilik bulup tepsisine bırakıyorum. Sigaramı sol elime geçirip sağ elimle çayı alıyorum. Çocuk gidiyor. Kaşık kadar yüzlü kadınla şarkı söylemeye devam ediyoruz. Çocuk, tezgahın arkasında sarılı kafasıyla kendinden birkaç yaş daha büyük ağabeyleri gibi bizi dinlemiyormuş gibi dururken konuşulanları anlamaya çalışıyor. 57 plakalı Murat Hoca elinde beyaz filtreli sigarasıyla beş adımlık kantini 128 adımla bitirmeye and içmişcesine bir sağa bir sola gidiyor. Üzerinde hala etiketi bulunan kendimizden oldukça küçük taburelerden kıçımıza ve ruhumuza en yakışanını seçip oturuyoruz. Tabureler insana ilham kaynağı verecek kadar ucuz ve küçük. Bazımız yanında oturduğu gövdenin hem gözlerinin içine bakmak istiyor hem de ona dokunmak. İkisi bir arada çok da mümkün olmuyor. Birbirine değen kolların yanı sıra ara sıra kaçamak bakışlar atılıyor. Ismarlanan çaylar: üzerinde şeffaf, cam görünümlü şekerlik olan tabureler kadar küçük sehpanın üzerine konuluyor. Bir yerlerde artık klikler oluşmaya başlamış, bir oraya bir buraya laflar atılıyor. Gülüşmelerse hiç susmuyor. Kimi çayı beş, kimi iki, kimi üç, kimi hiç şekerli içiyor. Birer yudum alıyoruz. Buğulanan gözlük camları şallarla siliniyor. Ruj izi bırakan pet bardak espri konusu oluyor. Sol tarafımda oturan kaşık kadar yüzlü kadın bir şeyler söylüyor. Ona da O’nun solunda oturan adam bir şeyler söylüyor. Karşıda kendi küçük, aklı büyük başkan, sağ yanındakiyle konuşuyor. O’nun yanındaki önü açık ceketinin altındaki lacivert tişörtüyle ve yırtık kot pantolonu ile sağ ayağını germiş, ellerini havada birleştirerek geriniyor. O’nun karşısındaki sırtını dayadığı duvarda orada, öylece, bir ay önce bıraktığı sigarasını içip çayını yudumluyor. Ne düşündüğünü O’ndan başka kimse bilmiyor.

17 Kasım 2011 Perşembe

Defterler

(Tarihi aşağıda yazmakta olan bu öyküyü burada paylaşmadığımı öğrenmem üzerine ekleme ihtiyacı hissettim.)

09.10.2009

S.’ye

Defterler

F. işaretlere inanırdı.

Ulaşım aracından inip evine gitmesi en fazla 20 dakikasını alacaktı fakat kendinde bir farklılık hissettiği için eve değil de sürekli takıldığı R. adlı kafeye gidip, biraz kitap okumaya karar verdi. Uzun süredir yakınlarda bir yerde varlığına inandığı kadının, bu sefer daha da yakınında bir yerde olduğunu hissediyor gibiydi.

Çantasında bulundurduğu ders kitaplarının arasına yeni bir kitap ekleme düşüncesi ise kafasında, kafeye doğru giderken önünden geçtiği kitapçının kapısında belirdi. Fazla düşünmeden içeri girdi. Diplere doğru ilerledi. Hep almayı düşündüğü fakat bu kitapçıya her girdiğinde rafta göremediği kitabı rafta yine göremedi. Aynı yazarın diğer kitaplarına ve oradan da diğer yazarların diğer kitaplarına bakmaya başladı. Sevdiği başka bir yazar olan A.'nın N. adlı kitabına rastladı. Kapak tasarımı hoşuna gitmişti. Sanki şimdi almazsa bu kitabı bu rafta bir daha hiç göremeyecekmiş hissi içini doldurdu. Buna rağmen cebindeki paranın bu kitabı alırsa kendisi ne kadar daha tok tutar sorusuna verebileceği cevap, kendisini tatmin edecek uzunlukta değildi.

Kapağını çok sevdiği kitabı rafına geri bıraktı ve şiir kitaplarının bulunduğu raflara yöneldi. Öyle bir göz gezdirdi. Sonra hızlı adımlara dünya klasiklerinin bulunduğu rafa yöneldi, kapağını sevdiği kitabı aldı ve ödemeyi yapmak için kasaya doğru yöneldi. O sırada kitabı tuttuğu elini bir başka kitap rafının köşesine çizdirdi. Bunu kitabı almaması için kendisine gönderilmiş bir işaret olarak kabul etti ama umursamadı.

Z. işaretlere inanırdı.

Henüz kasiyerin önüne gelmemişti ki sırtına kadar uzanan kızıl saçlarıyla bir kadının kendisine dikkatlice baktığını gördü. Gözleri kadının gözlerine takıldı. Sanki bir yerden tanıyor gibiydi. Sanki çok daha önceleri konuşmuşlar gibi hissediyordu. K.'nın kendisine baktığını gören kız utanıp başını önüne eğdi ve yanındaki arkadaşıyla beraber arka tarafa doğru yürümeye başladı.

A., kasiyerin önüne gelmiş ve sıraya girmişti. Ödeyeceği parayı hazırlamıştı fakat aklı kızıl saçlı kadındaydı. Bir yandan ona bakıyor, bir yandan da sıra kendisine geldi mi diye kontrol ediyordu.

Sıra kendisine geldi.
Kitabın parasını ödedi.
Dışarı çıktı.

Dışarıdayken de bir süre kitapçının büyük camlarından içeriye bakıp saçları uzun, boyu kendisininkinden kısa olan kadına bakmaya çalıştı. Bir küçük silüet gördü gibiydi ama ona ait olup olmadığından emin değildi.

F. işaretlere inanırdı ama bu sefer onların peşinden koşmaya çekiniyordu; son sefer başına gelenlerin kendisinden ziyade başkalarına da zarar verdiğini görmüş ve önlem olarak hemen herkesten uzaklaşmıştı.

Yeni satın aldığı kitabı çantasına atıp kafeye doğru hızlı adımlarla ilerledi. Kafenin dışında bulunan masalardan birine oturdu. Bir kahve söyledi. Bir dal sigara yaktı. Kitabını okumaya başlayamadı. Kalbinin hızı arttı bir anda ve kızıl saçlı kadını düşünmeye başladı.

K. işaretlere inanırdı. O kadın gerçekten "O" kadınsa, varlığını gerçek anlamda çok yakından hissettiği "O" kadınsa, mutlaka yine karşısına çıkacaktı. Mutlaka çıkacaktı. Hatta buna o kadar inanıyordu ki, bu ara sokakta, önünde oturduğu kafede kitabını okurken, "O"nun yanından geçeceğinden dahi emindi.

Kızıl saçlı kadın, yanındaki arkadaşıyla beraber, o kitabına tam da ara verdiği anda bu ara sokaktan, hemen önünden geçti gitti. İşaretlere inanmak, kişiye cesaret vermiyordu belli ki.

A. kitabını kapattı, tuvalete gitti ve işaretlere inanmaya devam etti.

4 Ekim 2011 Salı

Hiçşey

i.

Korkulacak
Hiçbir şey
Yoktu!

Bir şey olsun
Diye
Korktu!

"Hiçşey" oldu!

ii.

Hiçşey'i bilmelisiniz.

Her yıl dönümünde,
O'dur çoraplarınızın içine naftalin koyan

Çorbanın tuzu eksikse,
O'dur tamamlayan
Hem de "Çorbada benim de tuzum olsun."
Diye değil.

Çorbanın tuzu olsun diye.

Öncesi Her'dir Hiçşey'in,
Sonrası Hiç...

O bir "ŞEY"dir,
Anlaşılmamaya hazır.

iii.

Hiçşey'i anlamalısınız,
O sizi aldatmadan.

15 Eylül 2011 Perşembe

Eşya

Denecek şeyler var
Dilin ucunda
Söylense utanılacak
Söylenmese -belki- unutulacak.

Bilmesi gerekiyor mu? (Bilmiyor)
Susmak iyi mi? (Bilmiyor)
Birasına yumularak düşünüyor.
-Senin bir şeyin mi var?
-Karnım aç!
(Gülerler)

Denecek şeyler var
Dilinin ucunda
Diyemiyor.

29 Ağustos 2011 Pazartesi

Gerontion

Çocuk baharat ağaçlarının
İhtiyarlatıldığı sıkışmış bir saray
Çok şapkalı soytarı
Açıyor kollarını
Çekirge kucaklayacak
Bir kuyu
Kuruyor
"Bana bir elma uzat
Ve bırak yitireyim
Kokularımı karanlıkta"

6 Ağustos 2011 Cumartesi

Yapıcı, İnşaat İşçisi vs.

Ne onlar anlar benim dilimden
Ne de ben onlarınkinden
Tatlıses söyler onlar
Islık dillerinde
Nâzım okurum bense
Blues eşliğinde
Tak tak
Gürültüler içinde
Gece gündüz
Soğuk sıcak
Demeden çalışan
İşçiler diyeceğim ben
Yapıcılar diyecek Nâzım ise
İşlerini severek yaptıkları ne belli?
Bilinmez
Bilinmez ya
Şarkılarla türkülerle yaptıkları besbelli
Her biri belki
Keşfedilmeyi bekleyen
Çıplak gövdeleri
Yanmış bedenleriyle

                                   Radyodan gelen seslerle