9 Eylül 2009 Çarşamba

İstenilen Düzey

Bölüm 4: Psikolojik ve Fiziksel Olarak…

Etrafta sessizce konuşan gözler gördüğünde o yerden uzaklaşmalı insan. Çünkü, hedefi olduğu o bakışlar anlamlarını çözdüğü anda canını yakabilir veya sinirlerini bozabilir. Sadece bakışlardan da anlaşılmaz dillere malzeme olmak. Birileri söz konusu kişiyi gördüğü anda duruşunu düzenler, boğazını temizler veya olmadı telaşla başka bir şey ile ilgilenir. Çoğu zaman anlaşılsa da bir dedikodu içinde sıfat olunduğu, anlamazlıktan gelinir. Dedikodu üzerine diretilerek sorular sorulduğu anda yalancı konumuna düşebilir insan, aslında hiç alakası bile yokken. Rol kesen ise müthiş bir oyunculuk sergilemişçesine kendini kutlar içten içe. Mevzu bahis olunan kişi ve olaylar oracıkta kısa süreliğine unutuluverilir ve insanların hepsi sahtekarlıklarına kaldıkları yerden devam ederler.

Öğle tatilleri, mesai başlangıçları veya çıkışları, işten başını kaldıramayacakken olmadık bir anda etrafı süzüp rahatlama isteklerinin tümünde her daim bir çift göz vardı Furkan’ın üzerinde. Konuşmasalar da ima ediyorlardı sanki bir şeyleri. Hayatı ile ilgili ne kadar çok konuşursa o kadar insan gözünü Furkan’a dikmekten alı koyamıyordu kimi zaman. Oysaki diğerleri gibiydi Furkan. Sıradan bir hayatı olmuştu. Diğer insanların yaşadıklarını yaşamış, güldüklerine gülmüş, bilinçsizce tepki göstermiş, beyninden çok güdüleri ile hareket etmişti. Yani standart bir insan prototipinde bulunan tüm belirtiler Furkan’da mevcuttu. Buna rağmen insanların bitmek bilmez merak ve hayal güçlerine dayalı abartma güdüleri hızla çalışmaya devam ediyordu. Karşılarında her an süzdükleri adamın duruşundan, yürüyüşünden ve hatta oturuşundan bile mana çıkarıp saatlerce bunları birbirlerine anlatabilirlerdi, etraftan duydukları Furkan merkezli hikayelerden destek alarak. Kimse susmak nedir bilmiyordu ve Furkan bundan hastalıklı bir zevk alıyordu kimi zaman.

Bir karşı cinsin yanı başında tesadüfen dursa çapkınlık ve evlilik, gün içerisinde biraz asabi görünse saygısız, mutlu ise kesinlikle hayatında yeni biri olan… ve daha bir çok duruştan vb. durumdan çeşitli anlam kombinasyonları oluşturabiliyordu insanlar. Hastalıklı zevkinin içinde saçma sapan bir sefa süren Furkan daha ne kadar durumdan memnun olabilirdi ki?

Günlerin hangisi olduğunun önemini yitirdiği bir gün, amirinin sekreteri ile iki defa sadece selamlaşmasına rağmen adının çıktığı ve önceki gün parmağının üstünde ustalıkla çevirdiği kalem sayesinde eski zamanlarda cebinde kesici alet taşıdığını ilk defa öğrendiği zamanlardan birinde, babasının dolandırıcılık yaptığını öğrendi Furkan. Geçmiş zamanda Çankırı’da babasının işlettiği bir bakkalın iflas edişi hikayesiydi bunun kaynağı, kooperatiften ev gelecek vaadiyle dolandırılan baba, mağdur olmuştu sadece ve Furkan aptallık edip bunu da diğer basit hikayeleri gibi üstün körü anlatmıştı insanlara. Dilden dile yayılan hikaye kendi anlatımını güncelleyerek bu hale gelerek Furkan’ın karşısına çıktı. Olanlara şaşırmak yetersizdi, öfkeden kudurmak ve hatta bunun sorumlusunu bulup olay çıkarmak da gerekirdi.

Kim olabilirdi bu dedikodunun asparagas sorumlusu? Çevresindeki memurlardan herhangi biri? Dışarıdaki esnaf? Diğer kurum memurları? Öfkelenmemek elde değildi. Üstelik soracak kimse de yoktu. Çünkü kimse sorsa kapı gibi bir “hayır!” cevabı karşısına dikilecekti. Dedikoduyu çıkaranı kimse bilmiyor, bilse dahi söylemeyeceklerini sürekli deklare ediyorlardı. Diğer taraftan herkes göz ucuyla Furkan’ı takip ediyordu. Böylesine sinir laçkalaştırıcı bir ortamda gözleri kime odaklansa Furkan’ın ya duruşunu düzeltiyor, ya ilgilenecek başka bir şey buluyor, ya da “öhöğm!” sesleriyle boğazını temizleyerek karşısındakine izlendiklerini ima eden bakışlar atıyordu. Rezalet zaman içerisinde doruk noktasına ulaşmıştı ve önceleri zevk aldığı bu malzemelik merak insanlığı iyice canını sıkmaya başlıyordu Furkan’ın. Herkesin başının altından çıkan binlerce söz kimse tarafından söylenmeyerek Furkan’ı yalnızlığına alışma konusunda daha da ikna etti.

Tek dostu mey, mekanı meyhanelerdi Furkan’ın. Bu şehirdeki insanların neden soğuk olduklarını, insanları kabullenmediklerini anlar gibiydi nihayet. Sıcakkanlı olmak da, soğuk durmak da bir şey ifade etmiyordu bu insanlar için. Şehre gelen ünlüler bile ilgisizlikten muzdaripti. Kaldı ki Furkan ne eylesindi. Kendisini atının terkisine atmış, yaban ellerde tek başına oradan oraya savrulur gibi her gece alkol oranı farklı bir içki denemek eylemine girişti. İstediğini elde edememek çarelerini 75 cc’lik şişeler hapsetmişti. Yine de işe zımba gibi gitmeyi, önceki gece hiç sarhoş olmamış gibi görünmeyi gayet güzel başarıyordu. Mesai arkadaşlarına sağlam görünmek içinde tahmin edilemez bir hırs ile bütünleşmişti. Sapasağlamdı her gün işe başlarken, tökezliyordu her gece feneri söndürürken… geceleri kimi zaman iskele civarında bir grup insan yığını gülüşerek dolanıyordu. Onların arasına katılmayı ne kadar da çok isterdi. Ancak korkuyordu…

Depresyonun eşiğinde ayaklarını sallandırıyordu boşluğa doğru Furkan. Hayatında hiç bu kadar ıssız kalmamıştı. İzin hakkı olmadığından memleketine gidemiyordu da üstelik. Hani bir doktor kandırıp rapor alsa, o bile ne sözlere gebe olacaktı kim bilir. Mutsuzdu, kendince dipteydi. Hayat felsefeleri türetti kendini anlatan bir süre saçma sapan. Şiir bile yazmayı denedi de bir türlü tek kelime dahi yazamadı. En iyi yaptığı şey rakı şişesinde balık olmaktı ve o bile artık karaciğeri üzerinde ağrılarla hükümdarlığa yürüyen bir savaş başlatmıştı. İlk ağrılarından hemen sonra artık dayanılmaz olan karaciğer istilası bir gece hastane acilinde kalçadan vurulan bir ağrı kesici iğne ile son buldu. Ertesi sabah poliklinik muayenesine gitmesini önerip az ilgi ile evine gönderdiler Furkan’ı. Her şey tammış gibi bir de doktor telaşı çıkmıştı başına. İsyan etmek için çok halsiz bile olsa gözlerini kısıp hayata seslenmek istedi:

“Daha kötü ne olabilir!...”

1 yorum:

betüsens dedi ki...

hazzettim bunu.